20 Kasım 2016 Pazar

Fantastik Canavarlar Nelerdir,Nerede Bulunurlar? - Film Yorumu


Herkese merhabalaar! Blogumda yazı yayınlamamın üstünden uzuun bir süre geçtiğinin farkındayım fakat cidden okumaya hiç vaktim olmadığından bloga koyacak hiç yazım da olmuyor. Dolayısıyla blog boş kalıyor. Hazır dün Fantastic Beasts'e gitmişken bugün bloga film hakkında yorumumu gireyim ki blog da biraz canlansın diye düşündüm. O zaman başlıyoruum!

Küçük,büyük fark etmeksizin tüm Potterheadlerin aşırı heyecanla beklediği Fantastic Beasts nihayet 18 Kasım'da vizyona girdi. Genelde çok uzun süredir heyecanla beklediğim filmlere ilk çıktığı gün giderim ancak malum,sınav senem olduğundan anca ikinci gün gitme fırsatı yakaladım. Dershaneden çıkıp koştura koştura filme yetişmeye çalıştım ve doğru söylemek gerekirse yolda birazcık helak oldum,İstanbul trafiği sağolsun.Naz,peki çektiğin zorluklara değdi mi diye sorarsanız cevabım şu;EVVEEET!

Mic movies film harry potter trailerCumartesi yoğunluğundan bilet bulamam korkusuyla biletimi bir gün önceden online olarak satın almıştım ve sinemaya varır varmaz içeri girip filmin başlama saatini beklemeye koyuldum.Salona girişler başladığında ise heyecandan ve mutluluktan parendeler atmak üzereydim. Sinema reklamlarının bitmesini nasıl bekledim hiçbir fikrim yok ancak en başta o Warner Bros. logosu çıkınca kendimi kaybettim resmen.Üstüne bir de Hedwig's Theme çalınca sinemada resmen tepinmeye ve "hihihihihhii" tarzında sesler çıkarmaya başladım.Çevremdekiler biraz tuhaf bulsa da çok da şaşırmadılar sanırım çünkü benim gibi davranan çok heyecanlı bir sürü kişi vardı salonda.

Gelelim film hakkındaki düşüncelerime. Çoğunluk bir HP beklentisiyle gitmiş filme ancak ben bu filmin HP dünyasından farklı olduğunu ve bize yeni bir dönemi-karakterleri anlatacağının bilinciyle gittim.Dolayısıyla bir HP beklemediğimden çoğunluğun aksine hayal kırıklığına uğramadım. Aksine bir serinin başlangıç filmi olarak bakınca da oldukça başarılı buldum filmi. Ayrıca film beklediğimden daha çok HP ile bağlantılıydı,zaman zaman HP'den bildiğimiz kişilere,olaylara ve sembollere (anladınız siz onu ;)) ) gönderme yapılması beni çok mutlu etti.

MTV Movie Awards fantastic beasts movie awards 2016 mtv movie awards 2016Elbet olumsuz yönleri de vardı filmin.Senaryonun bazı yerlerinde kafama takılan sorulara cevap alamadım ve bazı yerlerde kopukluklar vardı.Bir başka olumsuzluk da karakterleri derinlemesine tanıyamamış olmamızdı.Ayrıca olaylar bence biraz hızlı ve klişe şekilde bağlanmıştı ancak her şeye rağmen filmi cidden çok beğendim.Sanırım bunun nedeni 5 senenin ardından HP dünyası ile ilgili bir filmi sinemada izlememdi.

Okuduğuma göre senaryoyu tamamen J.K. Rowling yazmış,dolayısıyla senaryo yazımında acemi olan birinden beklenebilecek sıkıntılar bunlar. Çünkü biliyorsunuz HP filmlerinin senaryosunu Rowling yazmıyordu. O yüzden Rowling annemizin bu hatalarını görmezden gelebiliyorum sonuçta kadın bize bu büyülü evreni verdi yahu.

trailer fantastic beasts and where to find them
Filmin HP filmlerinin geçtiği Londra'dan başka bir mekanda,yani New York'ta geçmesi beni mutlu etti. Büyücülerin yaşadığı yeni bir şehri,ülkeyi ve o şehrin büyücülerini tanımak bence hoştu. Bu tanıdığın büyücüleri sevdin mi derseniz,hayır sevmedim. MACUSA denilen Sihir Bakanlığı'nın mugglelara,pardon Amerikalıların deyimiyle no-majlara (muggle her türlü döver -_-) karşı çok sert yasaları var.Büyücüler sihir dışılarla evlenemiyor,hatta konuşamıyorlar bile.Sert yasakları olan bu bakanlığı sevmedim ancak yine de yeni bir büyücü ortamı tanımak hoştu. Ayrıca dönemin New York'u bence çok hoş yansıtılmıştı. Dönemi yansıtan bir başka unsur olan kıyafetlere bayıldım! Özellikle de Newt'un kıyafetleri muhteşemdi,Eddie Redmayne'e çok yakışmışlar ^_^


The Niffler :D 
Filmin ana unsuru olan Fantastik Canavarlar'a gelelim şimdi de. Newt'un bavulunun haylaz misafirlerine bayıldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Favorilerim The Niffler ve Thunderbird oldu. Özellikle The Niffler yaramazlığıyla,sevimliliğiyle beni kendine aşık etti diyebilirim! Onun olduğu sahnelerde salonca güldük ve çok eğlendik :D 

Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim ki Newt'un bavulun içinde yarattığı yaşam alanlarına bayıldım! O sahnede aynı Jacob gibi büyülendim ve ağzım açık şekilde izledim. Muhteşemdi ya! 


Gelelim karakterlere.Newt bence muhteşemdi.Hakkında ne desem tam olarak bilemiyorum gerçekten ama ciddi anlamda o şapşallığına,hareketlerine aşık oldum sanırım. Dünden beri Newt Scamander diye sayıklayarak fangirllük yapıyorum kendisine. Eddie Redmayne rolünü muhteşem oynamış! Daha iyi bir Newt düşünülemezdi kesinlikle. 
Soldan sağa,Tina Goldstein rolünde Katherine Waterston,Jacob Kowalski rolünde Dan Fogler, anneciğimiz J.K. Rowling, Queenie Goldstein rolünde Alison Sudol ve son olarak Newt Scamander'ımız Eddie Redmayne.
Newt'un karşılaştığı ve maceraya birdenbire dahil olan no-maj olan Jacob Kowalski'ye gelelim. Jacob zaten şapşalın önde gideni ve kendisinin büyüye verdiği tepkiler tam anlamıyla beni yansıtıyor! Dolayısıyla onu sevmemem mümkün değil tabii ki. Tina ve Queenie de iyi karakterlerdi. Maalesef tam olarak yansıtılmadıkları için şimdilik haklarında çok yorum yapamasam da ikisini de sevdiğimi söyleyebilirim.

Filme dahil olduğunu son haftalarda öğrendiğim Ezra Miller'a gelelim şimdi de. Oyunculuğuyla ilgili 1 sayfa yazı yazabilirim ancak sizi sıkmamak için bunu birkaç cümleye indirgeyeceğim. Kendisi bizim yeni tatlı Flash'ımız olmakla birlikte FB'de oynadığı Credence rolünü de muhteşem bir biçimde üstlenmiş. Çocuk girdiği her rolün altından ustalıkla kalkıyor. Credence'ın o utangaç,ezik,mahçup tavırları kalbimi yaraladı resmen,muhteşem bir iş çıkarmıştı kesinlikle!

Kısa süreliğine olsa da gördüğümüz Johnny Depp'den de biraz bahsetmek istiyorum. Kendisi son günlerde açıklandığı üzere Grindelwald rolünü oynayacak seride. Evet Johnny Depp'i hepimiz seviyoruz ve filmde kendisinden beklendiği üzere harika bir iş çıkarmış ancak bence Depp yerine daha genç bir aktör bulunabilirdi Grindelwald için.Ama yine de Depp'i ekranlarda izleyecek olmak da heyecan verici tabii ki.

Filmin en beğendiğin kısmı neydi derseniz görsel efektler derim.Senaryoda olan eksikleri görsel efektler fazlasıyla kapatıyor. Bir de bu efektleri 3D olarak izlemek muhteşem bir zevk veriyor insana.

Kısacası film eksikleri olmasına rağmen bence muhteşemdi.Koyu Potterheadler elbet beğenecektir filmi ancak yine de şunu söylemek istiyorum,yeni bir HP filmi gibi düşünüp gitmeyin filme. Bu farklı bir dünyayı anlatan bir film,bunu göz önünde bulundurarak izlerseniz filmden oldukça zevk alacaksınız. 

Son olarak,filmin soundtracklerini The Hunger Games'ten tanıdığımız James Newton Howard yapmış ve kesinlikle muhteşem iş çıkarmış! Aşağıya dinlemeniz için Spotify linkini bırakıyorum ^_^

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Taç - Kiera Cass / Yorum (Beni Seç #5)


"Hayat, sen planlar yaparken basına gelenlerdir" denir ya, aşk da öyledir…

Eadlyn, Illéa'nın kendi Seçim'ini yapacak ilk prensesi olmuştu ama otuz beş adaydan herhangi birine âşık olmayacağına kesinlikle emindi. Planlarında aşka yer yoktu. Yarışmanın ilk beş haftasını, onları evlerine geri gönderebilmek için günleri sayarak geçirdi.

Ancak sarayda gelişen olaylara bakılırsa, kaderin Eadlyn için başka planları vardı. Eadlyn, annesiyle babasının peri masalına benzer aşkları gibi bir ask yaşayabileceğinden, üstlendiği yeni görevler dolayısıyla buna fırsat bulabileceğinden emin olmasa da, Eros'un okunu durdurmak mümkün mü?!

İste o an geldi, bir mucize gerçeklesti!
Hem de gökten yağan elmalar eşliğinde…

Dünya çapında büyük bir hayran kitlesi olan Seçim serisi, yeni kitabıyla yine çok dokunaklı bir masal anlatıyor.

Sayfa Sayısı: 264
Baskı Yılı: 2016
Yayınevi: DEX
Orijinal Adı: The Crown
Seri Adı: The Selection
Seri Sırası: 5 / 5
Goodreads Puanı: 3,85 / 5 
_________________________________________________

Herkese merhaba! Nasılsınız? Ülkece korku dolu ve oldukça travmatik bir dönemden geçtik ve elbet ki hepimiz bunun izlerini hayatımız boyunca taşıyacağız.Umuyorum ki herkes az da olsa toparlanmaya ve kendini iyi hissetmeye başlamıştır.

Blogu oldukça boşladığımın farkındayım ancak bunun sebebi üşengeçlik değil,kitap okuyamıyorum.Yaşadığımız gergin günler nedeniyle televizyon başında haber kovalıyorum hala neler oluyor neler bitiyor diye.Ayrıca bir yandan da ders çalışmaya çalışıyorum. E,dolayısıyla vakit de kalmıyor okumaya. Bu ay Taç dahil olmak üzere sadece İKİ kitap okuyabildim ve diğeri de zaten çabuk okunan bir çizgi roman.Biliyorum rezalet durumdayım...

Blog oldukça boş durumda olduğundan bu ay okuduğum ilk kitabın yorumunu sizlerle paylaşmak istedim. Her zaman olduğu gibi konuyu anlatarak başlıyorum yorumuma.


-ilk 4 kitabı okumayanlar için spoiler içerir-

Veliaht Prenses'in sonunda bildiğiniz gibi America oğlu Ahren'in Fransa'ya Fransa prensesiyle evlenmek için kaçmasından dolayı kalp krizi geçirmişti. Eadlyn hem kardeşi hem de en yakın arkadaşı olan Ahren'in yokluğuna alışmaya çalışırken bir yandan da annesinin iyileşmesi için dua etmektedir.Babası Maxon ise America'nın yaşadıklarından dolayı harap olmuştur.Eadlyn,babasının üstünden bir yükün kalkmasını sağlamak amacıyla ülke yönetimini geçici olarak kendisine bırakmasını ister.Maxon da bunu seve seve kabul eder.

Ülke yönetmek gibi büyük bir sorumluluğu üstlenen Eadlyn'in bir yandan da Seçim'i devam ettirmesi ve kendine en uygun eşi seçmesi gerekmektedir. Bu seçimi yaparken halkın isteğine göre mi yoksa kalbinin sesine göre mi hareket etmelidir? Halkın onu sevmemesinden ve ayaklanma çıkarmaya çalışmasından korkan Eadlyn hem ülkede huzur ortamı yaratmaya,hem eşini seçmeye,hem küçük kardeşleriyle ilgilenmeye,hem de harap olmuş babasını düzeltmeye çalışmaktadır. Eadlyn,bu kadar ağır yüklerin altından kalkmayı başarabilecek midir?


-spoiler bitti- 

Seçim serisini seviyorum. Genel olarak sevilmeyen karakterleri ve olay örgüsünü barındıran bir seri bu ancak yine de seviyorum nedense. İlk üç kitabı sevmemin en büyük nedeni tabii ki Maxon'dı.America'dan hiçbir zaman o kadar hazzetmedim. O kararsızlığı,sinir bozucu hareketleri beni deli ediyordu. Fakat Veliaht Prenses'teyani baş karakterin Eadlyn olduğu kitaptaki karakterleri sevdim. Veliaht Prenses'in yorumlarına bakınca çoğunluğun Eadlyn'i pek sevmediğini görüyorum ancak ben ilk kitapta sevmiştim,bakın ilk kitapta diyorum.Buradan ikinci kitabı o kadar da sevmediğimi anlayabilirsiniz.

Eadlyn benim için ilk kitapta ikiz kardeşini çok seven,üstünde olan sorumlulukları altında ezilen bir kızdı. Fakat buna rağmen güçlüydü,asiydi. Taç'ta ise neden bilmiyorum ama Eadlyn'den okudukça soğumaya başladım. Veliaht Prenses için Goodreads'te bunları yazmışım okuduğum ilk zamanlar.

Son sayfalarda cidden aşırı duygulandım çünkü Eadlyn ile empati yapmam çok kolaydı.Bunun nedeni ise Eadlyn ile gerçekten çok benzememiz. Eminim ki okurken gıcık olacaksınız ona ve doğru söylemek gerekirse ben de zaman zaman çok gıcık oldum ama şu gerçeği göz ardı edemem,biz cidden baya baya benziyoruz karakter olarak birbirimize.Onun o bağımsızlık düşkünlüğünü,kontrolü kaybetmeme çabasını okurken resmen kendimi gördüm. Ayrıca Eadlyn'in duygularını göstermekten kaçınması,kendini insanlara karşı kapatması aynı ben! Şu an kendimi övmek için söylemiyorum bunları sakın yanlış anlamayın çünkü bunun övülecek bir tarafı yok.Hatta okurken,biraz önce de belirttiğim gibi, büyük ihtimalle Eadlyn'i yolmak isteyeceğiniz zamanlar olacak ama n'apalım yani biz de böyleyiz,kızmayın bize :( 
Kitabın başlarında Eadlyn'e ciddi anlamda gıcık oldum ama sonradan onu anlamaya başlayınca kızamadım kıza çünkü resmen kendimi azarlamış olacaktım ona kızsam :D O yüzden bu kitabı çok sevdim, kendimi en çok ilişkilendirdiğim üç karakterden biri falandır Eadlyn ve bu kitabı benim gözümde çok çok değerli kıldı.
Erkeklerden kimi seçiyorsun derseniz cevabım şu;SEÇEMİYORUM.Ya ben baya kişiyi sevdim! İlk üç kitapta iki seçeneğimiz vardı ; Maxon ve Aspen.(tabii ki Maxon'cığımı seçmiştim) Fakat bu kitapta favori bir üçlüm var -anca üçe düşürebildim sayıyı maalesef- ; Kile,Henri ve Erik.Bunlar dışında Hale ve Fox'u da sevdim. Bu üçlüden -ya da Hale ve Fox'u da katarsak beşliden- kimi seçerse seçsin kabulüm.

Şimdi düşünüyorum da ilk kitapta Eadlyn ile kendimi gerçekten çok bağdaştırmıştım ama ikinci kitap... O Eadlyn gitmiş başka bir Eadlyn gelmiş gibiydi. İlk kitaba göre daha kırılgan ve kararsız bir kıza dönüşmüştü ve bu benim sinirimi bozdu.


Gelelim Seçim erkeklerine.İlk kitapta da söylediğim gibi favorilerim Kile,Henri ve Erik'ti.Hale ve Fox'u da seviyordum. Bu beşlinin arasında en favorim olan biri vardı ancak şu an kim olduğunu söylemeyeceğim çünkü kim olduğunu söylersem birazdan yazacaklarımdan dolayı kitaptan spoiler yemiş olursunuz.

Favorim olan kişinin seçilmediğini söyleyerek kitaba nefretimi kusmaya başlıyorum. Seçmemesini geçtim kalbini de kırdı çocuğun! Yani kırdı gibi oldu,sonradan kendini açıkladı falan ama neyse. Yani o dururken diğerlerinden birini seçmen! Eadlyn seni öldürmek istiyorum!

Kitap her zamanki gibi oldukça sürükleyiciydi ama ben kitabın daha uzun olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle son sayfalarda olaylar o kadar oldu bittiye getirildi ki dedim bi' dakika noluyoruz?!??!? Önemli olayların sona saklanması doğal bir durum fakat hepsinin sonda olması ve her şeyin bir anda gerçekleşmesi benim hiç hoşuma gitmedi.

-spoiler

Kitapta en çok sinirimi bozan şey ise geçen kitapta giden Ahren'in bu kitapta onca olay olmasına rağmen anca kitabın sonlarına doğru gelmesiydi. Oğlum senin annen SENİN YÜZÜNDEN kalp krizi geçirmiş ve sen rahat rahat gidip Fransa Prensesi'yle pembe panjurlu şatonuzda sefa sürüyorsun.Nasıl evlatsın sen ya? Bir de Eadlyn geçen kitapta öve öve bitirememişti Ahren'in iyiliğini. Olmaz olsun böyle iyilik. Eadlyn'in nasıl affettiğine şaşırıyorum böyle büyük bir olayı. Neredeyse annen ölüyordu onun yüzünden yahu?! Hem de seni ülke yönetmek gibi kocamaaaan bir görevle,ona en ihtiyacın olduğu anda yalnız başına bırakıp gitti bu çocuk,nasıl affedilir bu?!?! 

-spoiler bitti 

Kitapta sevdiğim yerler de oldu elbet. Eadlyn'in küçük kardeşleriyle ilişkisini biraz daha fazla görme şansımız oldu ve bu benim hoşuma gitti. Yine Eadlyn'in ailesine olan bağlılığı ve sevgisi,halkının isteklerini dikkate alması da sevdiğim şeylerden. Ayrıca adayları daha iyi tanımış olmamız da güzeldi. Her zamanki gibi akıcı,sıkmayan ve çabuk okunan bir kitaptı. Son olarak da açığa çıkmasıyla "E YOK ARTIK!!" olduğum iki tane olay vardı ve bu olaylar da kitabı gözümde daha iyi bir seviyeye taşıdı. 


Belirttiğim gibi,Beni Seç serisi genel olarak sevdiğim ve keyif alarak okuduğum bir seri fakat bence asıl seri,yani Beni Seç - Elit - Sonsuza Dek daha başarılı yazılmış kitaplardı. Son çıkan iki kitap -özellikle de son kitap- öylesine karalanmış,para kazanmak amacıyla yazılmış kitaplar gibi geldi bana. Yine de seriye devam edildiği için ve eski karakterleri yeni hayatlarıyla okuyabildiğimiz için mutlu olduğumu da belirtmeliyim.

Beş kitap arasında en az beğendiğim kitap oldu Taç. Yine de bu serinin okumaya değer,eğlenceli bir seri olduğunu düşünüyorum. Distopya olarak geçse de genel olarak romantizm üzerinden ilerliyor dolayısıyla seriyi distopya sevmeyenler de rahatlıkla okuyabilir. Mutlaka okuyun diyemem ancak boş zamanınız varsa ve okunacak kitap arıyorsanız önerebilirim bu seriyi.Ayrıca kapakları da çok estetik duruyor,beğenmeseniz bile kapaklarına bakıp görsel zevk yaşarsınız en azından :D 

10 Temmuz 2016 Pazar

Haziran'da neler yaptım?




Hey hey heeey,herkese merhaba!! Nasılsınız? Beni sorarsanız ben iyiyim,şu aralar pek aktif olmasam da enerjik hissediyorum kendimi. "Madem enerjiksin bu Haziran'da yaptıkların yazısı neden geç geldi Naz?" diye düşünenler olacaktır doğal olarak.E haklısınız tabi,verecek cevabım yok. Kendi içimde bir ironiye düşerek aynı anda hem aktif hem üşengeç olma gibi bir şey yaşıyorum maalesef,mazur görün siz beni.

Haziran ayı benim için pek dolu geçmedi şahsen,pinekleyip sınav haftası ve Ramazan ayının yorgunluğunu atmakla meşguldüm diyebilirim. E tabii bir de ders çalışmak isteyip çalışacak hal bulamamanın yarattığı stresle de boğuşuyordum,malum artık ben de YGS - LYS mağduru statüsüne yükseldim. Ayrıca dileğimi belirtmek için geç kalmış olsam da yine de yazmak istiyorum,umarım LYS'ye giren herkes çook iyi sonuçlar alır ve hayallerini gerçekleştirme yolunda hepimizin büyüük bir engeli olan bu basamağı hiç tökezlemeden geçer.

Neyse,işte böyle boş bir ay oldu Haziran benim için. Bloga yorum girme sözü vermiştim ama yine ve yine başaramadım. Bu üşengeçlik bende oldukça ohooo,işim zor... 

Bu yazıda sadece okuduğum kitapları değil izlediğim film ve dizilerden de bahsedeceğim. Dediğim gibi pek bir aksiyonda bulunmadım,bayramım da gayet sıradandı o yüzden size anlatabileceğim dudak uçuklatıcı maceralarım bulunmamakta :D Siz şimdilik okuduklarım ve izlediklerimle yetinin :D 

*Neler Okudum?*

1- Spider-Man : Mavi - Jeph Loeb (çizgi roman) 4 / 5
2- Bellek - Jennifer Rush 4 / 5
3- Isla ve Mutlu Son - Stephanie Perkins 5 / 5 Yorum için tık.
4- Uyumsuz - Veronica Roth (yeniden okuma) 5 / 5
5- Free Four: Tobias Tells the Divergent Knife-Throwing Scene (Divergent, #1.5) - Veronica Roth
5 / 5
6- The World of Divergent: The Path to Allegiant (Divergent, #2.5)  - Veronica Roth 4 / 5
7- Yandaş - Veronica Roth (yeniden okuma) 4 / 5
8- Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare (nam-ı diğer şeyh pir fdsfdsd) 3 / 5
9- Güngezgini - Fabio Moon (çizgi roman) 5 / 5 
10- Köprü - Claire Wallis 4 / 5
11- Değirmen - Sabahattin Ali 3 / 5

Bu ayı 11 kitapla kapatarak iyi bir iş yaptığımı düşünüyorum şahsen. Bu seneki okuma hedefim olan 50 kitabı bitirmeye yaklaştım Haziran ayı sayesinde. Biliyorum,50 kitap oldukça az çünkü geçen sene 113 tane okumuştum fakat hain,lanet üniversite hazırlığı beni okumaktan alıkoyuyor. Pek çalışmasam da kitap okuduğumda çalışmamanın yarattığı vicdan azabı beni bitiriyor :(




Okuduklarım arasında en sevdiklerim Uyumsuz,Isla ve Mutlu Son ve Güngezgini oldu. Uyumsuz'u zaten okumayan çok az kişi kalmıştır diye tahmin ediyorum. Uyumsuz serisinin ve özellikle de Tris'in bende yeri çok ayrı olduğundan seriyi baştan okumaya karar verdim Haziran ayında.Kuralsıız'ı çok sevmeme rağmen okumaya üşendiğimden (evet yine üşengeçlik...) atladım ve iki kitabı okuyarak seriyi bitirdim. Yine çook severek okuduğum bir seri oldu.



divergent insurgent tris prior tris strong female characters
Aşkımsın Tris *fangirl screaming*
Isla ve Mutlu Son'un yorumunu girdim zaten,düşünün o kadar sevdim ki üşengeçliğimi kırıp uzun uzun yorum bile girdim hakkında :D

Güngezgini ise yorumunu günün birinde girebileceğim muhteşem ötesi bir çizgi roman. Kesinlikle okuduğunuzda sizi hayat ve yaptığınız seçimler hakkında düşündürecek ve uzun süre sizi etkisi altına alacak bir eser. Tam anlamıyla bayıldım! Bir gün tekrar okuyup yorumunu girmeyi çok istiyorum çünkü tek okumayla eskiyen ya da değerini kaybeden bir çizgi romandan ziyade sürekli okunup yeni anlamlar çıkarılabilecek bir çizgi roman Güngezgini,kesinlikle tavsiye ediyorum!

*Neler İzledim?/ Film*

1- Before Sunrise 4 / 5
2- Allegiant 2 / 5
3- Zootopia 3 / 5
4- 10 Things I Hate About You 3,5 / 5
5- X - Men - Apocalypse 4,5 / 5
6- Kick - Ass 2,5 / 5
7- Now You See Me 5 / 5
8- Despicable Me 2  3 / 5
9- The 5th Wave  2 / 5
10- Me Before You 5 / 5


Normalde film izlemeyi sevmeyen,çabucak sıkılan biri olarak bu ay film açısından oldukça bereketli bir ay geçirdim diyebilirim. Fakat bu ay hayal kırıklığına uğradığım iki film izledim ve cidden moralim bozuldu. Bunlar Allegiant (Yandaş) ve The 5th Wave (5. Dalga)'ydi. Kitap uyarlamalarını böyle batırmalarından nefret ediyorum! Elinizde muhteşem bir malzeme var zaten neden bu kadar değişiklik yapmaya çalışıyorsunuz ki! Özellikle Yandaş'ta kusup,kendimi 57 yerimden bıçaklayıp cinayet süsü vermemek için kendimi zor tuttum.Bu ne,BU NE ALLAH AŞKINA BU NE! Siz o kitaptan nasıl böyle bir senaryo çıkardınız ya aklım almıyor. Efekt yapıp kurtarmaya çalışmışsınız,cık o da olmamış. Çizgi film izlermiş gibi hissettim kendimi.Zootopia bile daha gerçekçiydi Yandaş'ın efektlerinin yanında.çıldırdım resmen.

Bu ne şimdi,yani bu ne. *kusar*
Neyse ki tam hüzne gark olmuş kendimi yiyip bitirirken karşıma moralimi yükselten iki film çıktı.Bunlardan ilki Now You See Me yani Sihirbazlar Çetesi. Kendisi hayatımda izlediğim en güzel filmler listesine ilk sıralardan giriş yaptı. Maalesef ikincisine gidemedim ancak ilkinin güzelliği bana bir süre yeter herhalde. 


İkinci çok sevdiğim film ise Me Before You. Ben hayatımda kitaptan bu kadar güzel ve kitaba bu kadar sadık uyarlanan ve beni bu kadar eğlendiren bir film izlememiştim! En ama en güzel kitap uyarlaması olarak Senden Önce Ben'i seçiyoruum! Oyuncular karakterlerle müthiş uyumlulardı,özellikle de Lou! Emilia Clarke nasıl muhteşem yansıtmış o karakteri öyle! İzlerken gerçekten çok keyif aldığım ve oldukça başarılı bulduğum bir film oldu Senden Önce Ben. Mutlaka izlemelisiniz! Doğru söylemek gerekirse filmi kitabından bile daha çok sevdim.Kitapta bazı yerlerde sıkıldığım olmuştu ancak filmi izlerken bir saniye bile sıkılmadım ve hiç bitmesin istedim.Muhteşemdi!

*Neler İzledim?/ Dizi *

Düzenli olarak takip ettiğim sadece iki dizi var; Teen Wolf ve Shadowhunters. Teen Wolf'un son sezonları gerçekten saçmalaşıp işler iyice çığrından çıktıysa da başladık bir kere bırakamıyorum işte. Shadowhunters desen öyle aman aman sevdiğim bir dizi değil kendisi.Efektleri gerçekten kötü ve senaryosu kitaptan oldukça bağımsız. İzleme nedenim Malec diyebilirim, 1x12'de eridim bittim mesela. Harikaydı ya. Hazır konu açılmışken bir dizi yorumu da yapayım ufak çaplı.

Dizinin oyuncu seçimlerinin filmden genel olarak daha iyi olduğunu düşünüyorum.Özelllikle de Alec,Izzy,Clary ve Simon muhteşem uyan oyuncular karakterlere.Ancak Jace,Valentine,Magnus benim için uyumlu değil. Özellikle de film Jace'i ve Magnus'una bayılan biri olarak dizideki oyuncular beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Ama dizideki Malec'in kimyası çok uyumlu olduğundan Magnus o kadar gözüme batmıyor diyebilirim.Ancak Jace... Dominic Sherwood sevdiğim bir oyuncu ama Jace rolüne hiç gitmemiş. Zaten Jace'in narin bir yapısı olması gerekiyor ama dizideki Jace yürüyen kas maşallah. Ayrıca Dom bence rol yapma konusunda pek başarılı değil,üzgünüm. Aynı sorun Kat (Clary)'de de vardı fakat son bölümlere doğru biraz iyiye gitmeye başladı oyunculuğu.Ancak Dom'da hiç düzelme yok ve bu moralimi bozuyor :(

Madem bu kadar sevmiyorsun,eleştiriyorsun,neden izliyorsun diye sorabilirsiniz.Hayalini kurduğum,içlerinden biri olmak istediğim gölge avcılarının dünyasının ve çok sevdiğim karakterlerin gözümün önünde canlanması -her ne kadar tam olarak istediğim gibi olmasalar da- hoşuma gidiyor. Dizinin daha iyiye gideceğini umarak izlemeye devam ediyorum...





(Bu sahneler çok sevdiğim ve çok eğlendiğim sahneler çünkü MALEC)<3 i="">

Her neyse ben en başa döneyim. Demek istediğim takip ettiğim iki dizi olduğu ve ikisi de sezon finalinde olduğu için izleyecek dizim yoktu.Ben de önceden başladığım ve vaktim olmadığı için devam edemediğim bir diziye devam edeyim dedim.Bu dizi tabii ki herkesin dilinde olan,spoiler yemekten asla kaçışımızın olmadığı Game of Thrones. Oldukça severek izliyorum GoT'u.Şu sıralar 4x04'te kalmış olsam da dizinin her bölümünü,her can alıcı spoilerını inciğine cinciğine kadar biliyorum sevgili internet halkı sağolsun. Yine de izlerken hiçbir sıkıntı yaratmıyor bu benim için çünkü oldukça heyecanlı bir dizi.Her bölümünde her an herkesin ölme potansiyeli olduğu için kimin ölü kimin canlı olduğunu bilsem de bir an önce o ölümlerin ya da büyük olayların gerçekleştiği bölümlere ulaşmak için heyecanla izliyorum tüm bölümleri. Güzel dizi vesselam. Ve benim için tahta oturması gereken asıl kişi Arya'dır.Çok seviyorum o kızı. Bu çok mümkün görünmediği için Demir Taht yolunda desteklediğim asıl aday ise tabii ki Dany! Çok yaşa ejderhaların annesii!!


Son olarak yeni başladığım bir diğer dizi ise Mr. Robot. Herkesin beğenerek izlediği ve methiyeler düzdüğü bu diziye başlamasam olmazdı. Zaten sadece bir sezonu var ve hepi topu izlenecek 10 bölümüm var diyerek başladım ve herkesin bayıldığı kadar bayılmasam da genel olarak beğendim.Elliot çok farklı ve izlemesi keyifli bir karakter. Sanırım ikinci sezon 13 Temmuz'da başlıyor.İlk sezonda izlenecek 4 bölümüm kaldı,13 Temmuz'a kadar bitirmeyi düşünüyorum.Nihayet bu kadar popüler bir diziyi spoiler yemeden izleyebileceğim için çok ama çok mutluyuum! 

Yine upuzuuun yazdığım ve kafanızı şişirdiğim bir yazı oldu,affola. Eğer ki buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim. Temmuz ayında blog yine boş kalacak büyük ihtimalle çünkü kitap okuyabileceğimi veya bir şeyler izleyebileceğimi sanmıyorum. Hepinize mutluluk dolu bir ay diliyorum -geç kalmış olsam da :D - ,sağlıcakla kalın ^_^

14 Haziran 2016 Salı

Isla ve Mutlu Son - Stephanie Perkins / Yorum


Isla ve Mutlu Son, hem tatlı bir aşk hem gerçekçi bir dostluk hem de John Green ve Rainbow Rowell sevenlerin ellerinden bırakamayacağı bir "ilk aşk" hikâyesi.

Aşk onları bir yaz günü, asla uyumayan şehrin sokaklarında yakalamıştı… ama ya ona sahip çıkmak düşündükleri kadar da kolay değilse?

Romantizme umutsuzca inanan Isla, lise birinci sınıftan beri kendini çizdiği karikatürler arasında kaybetmiş Josh'a âşıktı. Yaz tatili esnasında Manhattan'da yaşanan tesadüfi bir karşılaşma sonrasında Isla belki de aşkın o kadar da uzakta olmadığını fark etmişti. Ancak yeni okul yılının başlamasıyla Isla ve Josh, her genç çiftin karşılaştığı güçlüklerle yüz yüze gelmek zorunda kalmışlardı: ailevi sorunlar, gelecek kaygısı ve birbirlerinden ayrılmak zorunda kalabilecekleri gerçeği.

Bu içinizi ısıtacak, tatlı aşk hikâyesi New York sokaklarını, Paris'in büyülü havasını ve Barcelona'nın ateşli atmosferini yansıtırken, sevilen başka iki çifti de yeniden okurla buluşturuyor: Anna ve Etienne, Lola ve Cricket.

Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Yabancı
Orijinal Adı: Isla and the Happily Ever After
Seri Adı: Anna and the French Kiss
Seri Sıralaması: 3 / 3
Goodreads Puanı: 4.14 / 5

___________________________________________________________________

Herkese kocamaan merhabalaar! Nasılsınız? Beni sorarsanız olabileceğim kadar iyiyim. Böyle söylememin nedeni ülkemizde ve dünyada vahşetin katlanarak devam etmesi,masumların kanının hiç göz kırpmadan dökülmesi. İnsanların nasıl bu kadar kötü olabileceğini aklım almıyor. Söyleyecek söz bulamıyorum gerçekten. 

Her şeye,tüm bu iç kanatıcı olaylara rağmen şu sıralar mutluyum diyebilirim. Okul belasından kurtulmamın bunda büyük payı var elbette. Her ne kadar önümüzdeki sene beni bekleyen uzun,yoğun ve oldukça yıpratıcı bir maraton olan üniversite hazırlığı beni korkutsa da kendime tüm endişelerimden sıyrılıp sadece dinlenmek ve okumak için bir hafta gibi bir süre verdim,sonrasında maalesef maraton benim için başlayacak. 

Bu bir haftalık süre zarfında okuyabildiğim kadar okumaya ve elimden geldiğince de bloga yorum girmeye çalışacağım çünkü yaz olsa da blog boş kalabilir ders çalışmam gerektiği için. Bu boşluğu biraz olsun kapatmak için yazın ilk yorumunu girmeye başlıyoruum! (Yine upuzuuun bir giriş bölümü oldu,farkındayım :D ) 

Her zaman yaptığım gibi önce kitabın konusundan bahsedeceğim. 

Isla Martin,Fransa'daki Amerikan Okulu'na gittiği ilk seneden beri Josh Wasserstein'a deliler gibi aşıktır. Fakat bir sorun vardır; Josh onun varlığını pek umursamamaktadır,gerçi Josh kendi arkadaş grubu dışındaki kimseyi pek umursamamaktadır ama neyse :D Isla da bu grupta bulunmadığı için Josh onun için oldukça ulaşılmaz bir seviyededir. Josh'a aşkını platonik olarak sürdüren Isla bir yaz günü Manhattan'da,yani Josh ve Isla'nın yaşadığı şehirde, Josh ile karşılaşır ve ağrı kesiciden dolayı kafası güzel olduğundan bu karşılaşma Isla için utandırıcı,Josh için ise tuhaf ve komik bir hal alır. Her şeye rağmen bu utandırıcı karşılaşma Isla'nın içinde bir umut doğursa da o yaz boyunca bir daha Josh'la asla karşılaşmaz ve bu onun ümitlerini kırar. 

Okula geri döndüklerinde Josh her zamanki kalabalık arkadaş grubunun mezun olması nedeniyle
oldukça yalnız görünmektedir. Isla için bu bir fırsat mıdır yoksa Josh arkadaşlarının yokluğundan dolayı iyice içine kapanıp kimseyi umursamamaya devam mı edecektir? 

Bu seriyi gerçekten çok ama çok seviyorum. Şu ana kadar okuduğum en eğlenceli,en hoş ve en gerçekçi genç yetişkin - romantizm serisi diyebilirim. Her kitapta farklı karakterlerin ele alınması bu seriyi okunabilir yapan unsurlardan bir tanesi bence.Çünkü sürekli aynı karakterleri ele alan seriler bir süre sonra sakız gibi uzamaya,içinde gereksiz entrikalar barındırmaya başlıyor ve oldukça sıkıyor.Ancak bu serinin her kitabında bir önceki kitap karakterleriyle bağlantılı karakterlerin anlatılması bu sıkıcılığı engelleyen en önemli faktörlerden birisi.

Bu kitapta ilk kitapta gördüğümüz iki karakter başrolde: Isla ve Josh. Anna and the French Kiss'deki Etienne ve Anna'nın arkadaş grubunda bulunan Josh'tan bahsediyorum,evet! Isla ise AATFK'de oldukça küçük bir yerde geçiyor,bu yüzden hatırlamıyorsanız bu normal bir şey. Josh'ı unutmanız mümkün değil tabii ki,arkadaş grubunun çizer,hayalperest ve tembel çocuğu.Yani bu bize ilk kitapta yansıtılan karakteriydi. Fakat Isla ve Mutlu Son'u okuduğunuzda bu tembel ve miskin halinin altında yatan sebebi öğreniyorsunuz.

Gelelim karakterler hakkında ne düşündüğüme. Isla ve Mutlu Son en az Anna and the French Kiss kadar sevdiğim bir kitap oldu.Lola'yı da okudum fakat Anna kadar sevmem mümkün olmadı.Peki Isla'yı Anna kadar sevmenin sebebi ne diye sorarsanız cevap basit; baş karakterimiz Isla sebebin ta kendisi! Lola ve Komşu Çocuk'u da oldukça sevmiş ancak Lola'ya pek ısınamadığımdan ve bazı hareketleri bana anlamsız geldiğinden bu kitap Anna and the French Kiss düzeyine yetişememişti benim için. Fakat Isla ve Mutlu Son'da Isla o kadar gerçekçi ve bağ kurabildiğim bir karakter oldu ki kitabı sevmemem mümkün değildi! O şapşal halleri -özellikle de heyecanlandığında-, sevgi hakkındaki düşünceleri ve yaşadığı güvensizlikler bana tamamen kendimi hatırlattı. Okurken hata bile yapsa ona kızamadım çünkü öyle bir olay yaşasaydım benim de aynı hatayı yapacağımı biliyordum.  Kısacası Isla ile çok ama çok benzediğimiz için bu kitap benim için AATFK ile aynı seviyeye ulaştı. Karakterimiz benzer olsa da görünüşümüz tamamen farklı,Isla ateş gibi kızıl saçlara ve  yeşil gözlere sahip. Hep kızıl olmak istemişimdir o yüzden Isla'yı farklı bir evrende yaşayan bir Naz olarak hayal ediyorum :D 

Sıra geldi kitabın prensi Josh'a.İlk kitapta Josh'ı vurdumduymaz,hiçbir şeyi umursamayan biri olarak görüyoruz.Fakat bu kitapta aslında her şeyi umursadığını,her şeyin farkında olduğunu anlıyoruz.Tabii böyle davranmasının bir nedeni var,bunu söyleyip spoiler vermek istemiyorum.Yani öyle çok büyük bir olay değil ama yine de bir şey bilmeden okumanız daha keyifli olur bence. İlk kitapta yansıtıldığı karakterden dolayı ben Isla'yı okumaya biraz ön yargılı başladım çünkü Josh'ın sorumsuz biri olduğunu ve ondan pek hazzetmeyeceğimi düşünüyordum fakat,AH,çok yanılmışım!! Davranışlarının sebebini öğrenince,yavaş yavaş onu tanımaya başladıkça ve ve VEE Isla'ya karşı olan davranışlarını,romantikliğini görünce kafamı duvarlara vura vura Josh'tan özür diledim,YANİ SENİ SEVMEYECEĞİMİ NASIL DÜŞÜNEBİLDİM JOSH! AFFET BENİ!!!! Vurdumduymaz görüntüsü altında yatan naifliği gerçekten beni kendine aşık etti. Etienne ile aynı seviyeye yükseldin Josh'cım tebrikler <3 p="">

Yan karakterlerden biri olan Isla'nın arkadaşı Kurt'e gelelim. Isla ile çocukluktan beri arkadaşlar ve yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Kurt haritacılıkla oldukça ilgili ve kendi haritalarını yapıyor. Asperger Sendromu'na sahip ve bu yüzden oldukça dürüst ve yalan söylemeye karşı. Aklına ilk gelen şeyi söylüyor ve bu beni gerçekten büyüledi. Keşke hayatımda Kurt gibi bir arkadaşım olsaydı. Stephanie Perkins'in bu tarz problemlerle uğraşan insanlara kitaplarında yer vermesi oldukça ince bir şey.Asperger sendromlu ya da otizm sahibi insanların bizden tek farkları dünyayı biraz daha farklı şekilde algılamaları.Kurt'e bu kitapta yer verilmesinin bu tarz farklılıkları olan insanlara farkındalık yaratmak açısından oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum. Kısacası Kurt bence efsanevi bir karakterdi,keşke hepimiz senin kadar doğrudan ve dürüst olabilsek Kurt.

Kitabın baskısı hakkında konuşmazsam olmaz,Yabancı Yayınları yine muhteşem bir iş çıkarmış. Şu cildin üstündeki tatlı resimlere bakar mısınız!!



Yabancı Yayınları (@yabanciyayinlari) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Kitap her Stephanie kitabı gibi oldukça akıcı ve eğlenceliydi. Stephanie kitaplarını daha önce okuduysanız pek fazla merak unsuru içermediğini bilirsiniz.Fakat bu benim için hiçbir zaman sorun olmadı,meraklandırmasa da gerçekçiliğiyle kitap sizi içine o kadar çok çekiyor ki elinizden bırakamıyorsunuz.

Stephanie kitaplarını okumak sanki arkadaş çevrenizden birinin yaşadıklarını dinlemek gibi,çok gerçekçi.Bunda karakterlerin gerçek hayattaki insanlar gibi kusurlarının olmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Güvensizlikler yaşayan,hatalar yapan karakterleri okumak benim için her zaman daha etkileyici olmuştur,dolayısıyla her Stephanie Perkins kitabını okurken kendimi kitabın içinde buluyorum.

Serinin son iki kitabında çok hoşuma giden bir şey vardı,diğer kitaptan karakterlerin kitapta az da olsa görünmesi. Bu kitapta tüm üç kitabın karakterleri bir araya geliyor ve bu benim mutluluktan kalbimi eritti. Anna,Etienne,Lola,Cricket,Isla ve Josh'ı beraber görmek tarif edilemez bir sevinç uyandırdı içimde.

Okurken kahkaha attığım,mutluluktan ve üzüntüden ağladığım yerler de oldu. Her okuduğum kitapta ağlama potansiyeli olan biri olduğum için bu beni şaşırtmadı zaten ancak eğer üç kitabı da okuduysanız sizin de bu kitapta duygulanacağınızı düşünüyorum. Çünkü bir seriye veda etmek her zaman zordur. Özellikle de hayatın bu kadar içinden karakterler barındıran,samimi bir seriyse bu seri veda etmek kesinlikle içinizi burkacaktır.

-SPOILER
Kitapta mutluluktan ağladığım bir yeri sizle paylaşmasam olmaz. Etienne,Anna'ya evlenme teklifi ettiğinde ben sevinçten koltukta tepiniyor,bir yandan da salya sümük ağlıyordum.İlişkilerinin gözümün önünde filizlenip taaa evlenme noktasına gelmesi beni o kadar duygulandırdı ki! Hala hatırladıkça ağzım kulaklarıma varıyor ve mutluluktan gözlerim doluyor.Keşke Stephanie bir 7-8 yıl sonrasını anlatan ve tüm karakterlerimizin içinde olduğu,evlilik hayatlarını ve kurduğu aileleri görebileceğimiz bir kitap yazsa da ben de başından sonuna kadar ağlayarak okusam :D 
-SPOILER BİTTİ

Kısacası ben bu kitaba kelimenin tam anlamıyla aşık oldum. Isla'dan önce serideki kitaplar arasında Anna and the French Kiss favorimdi fakat Isla'yı okuduktan sonra birinciliği ikisinin paylaştığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Eğer bu kitabı,hatta bu seriyi okumadıysanız kesinlikle okumanızı öneririm.Okurken yüzünüzde tebessüm oluşturan,bittiğinde ise içinizi hem bir burukluk hem de sevinçle dolduran bu seriyle tanışmadıysanız daha da geç kalmadan hemen okumaya başlayın. Hepinizin kendi mutlu sonunu bulması dileğiyle,görüşmek üzere!! :D

19 Nisan 2016 Salı

Winter - Marissa Meyer / Yorum


Bu masallarda mutlu sonu kadınlar yazacak!

Ay halkı, yüzündeki yara izlerine aldırmadan zarafeti ve nezaketiyle hepsini büyüleyen Prenses Winter'a hayrandı. Herkes, genç Prenses'in, üvey annesi Kraliçe Levana'dan çok daha nefes kesici bir güzelliği olduğunu düşünüyordu. Winter, üvey annesinden pek hoşlanmıyordu. Eh, bunda Levana'nın, genç ve güzel Prenses'in çocukluk arkadaşı ve yakışıklı saray muhafızı Jacin'e duyduğu hisleri onaylamamasının da etkisi vardı tabi. Ancak Winter, Levana'nın sandığı kadar zayıf biri değildi ve yıllardır üvey annesinin isteklerini görmezden gelmeyi başarmıştı.
Winter, sayborg mekanik ustası Cinder ve arkadaşlarıyla birlikte belki de büyük bir devrim başlatacak ve uzun süredir gizliden gizliye süren bir savaşı nihayete erdirecekti. Cinder, Scarlet, Cress ve Winter; Kraliçe Levana'yı alt edip kendi mutlu sonlarını yazabilecek mi? "Ay Günlüğü" serisi sona erdi. Artık hiçbir masalda böyle bir tat bulamayacaksınız. Kendi masalınızı yaşasanız bile.




Sayfa Sayısı: 800
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Artemis Yayınları
Orijinal Adı: Winter
Seri Adı: The Lunar Chronicles (Ay Günlükleri)
Seri Sıralaması: 4 / 4
Goodreads Puanı: 4.52 / 5

__________________________________________________________________________

Herkese merhaba! Nasılsınız? Umarım herkes çok ama çok iyidir. Beni sorarsanız ben de idare ediyorum işte. En son girdiğim kitap yorumunun üstüne 3 kitap okudum fakat hiçbirinin yorumunu da girmedim. Bu okuduğum kitaplar arasında çok sevdiğim bir seri olan Mara Dyer serisinin son kitabı olan Akıl Çıkmazı da var üstelik ve onun da yorumunu girmedim! Üşengeçlik başa bela arkadaşlar...

Her neyse,baktım son yorum girme tarihimin üstünden bayağı zaman geçmiş ben de okuduğum bu üç kitap arasından en sevdiğim kitap olan Winter'ın yorumunu girmeye karar verdim. Ay Günlükleri serisinin hiçbir kitabının yorumunu daha önce bloguma girmemiş olsam da kendileri çok sevdiğim bir seri olurlar. E yine üşengeçliğimden ötürü bu muhteşem serinin muhteşem kitaplarının yorumlarını göremediniz tabi ki blogumda. Daha fazla uzatmadan kitabın konusuna geçiyorum.

-ilk üç kitabı okumayanlar için spoiler içerir

Bildiğiniz gibi Cress'in sonlarında Cinder Levana ve Kai'nin düğünü olmadan önce Ay Ülkesi'ne gidip Kai'yi kaçırmıştı. Kitap,Cinder ve arkadaşlarının Rampion'daki plan kurma sürecinden başlıyor. Levana'yı Kai'nin gerçekten kaçırıldığına ve aslında Cinder'ı suçlu bulduğuna inandırmak,Ay Ülkesi'nde tutsak olan Scarlet'ı kurtarmak ve bir yandan da Cinder'ın esas Ay Kraliçesi olduğunu açıklamak için planlar kuruyorlar. 

Kitaba adını veren karakterden bahsetmemek de olmaz;Prenses Winter.Winter halkı tarafından çok sevilen bir prenses,bunda dillere destan güzelliğinin ve iyi kalbinin etkisi çok büyük tabi ki.Üvey annesi Levana'nın aksine halkıyla iç içe olmaktan hoşlanan,onlara gerçekten değer veren ve en önemlisi de sihriyle halkını kandırmayan bir kız Winter.Evet doğru okudunuz,bir Aylı olmasına rağmen sihrini kullanmıyor ve bu ona büyük zarar veriyor.Bu kadar iyi ve sevilen bir kız olması da Levana'nın ondan nefret etmesine neden oluyor.Sihrini kullanmaması nedeniyle gördüğü halisünasyonlar bazen o kadar şiddetli bir hal alıyor ki onu Jacin dışında kimse sakinleştiremiyor. Evet,Cress'teki muhafızımız olan Jacin'den bahsediyorum. Çocukluk arkadaşı olan Winter ve Jacin'in arasından su sızmıyor ve tabi ki aralarındaki duygular tahmin de edebileceğiniz gibi arkadaşlıktan daha öte bir boyutta.

Prenses Selene'in geri döndüğü dedikoduları Ay Ülkesi'nde yayılmaya başlasa da insanlar Levana'nın korkusundan hiçbir isyan hareketine kalkışamıyorlar. Tabi ki de Cinder bunu değiştirmek ve Ay tahtını hak ettiği gibi eline almak niyetinde.Bir şekilde -buraları anlatamam çünkü ağır spoiler olur- Winter'la araya gelen Cinder isyan başlatma çabalarında başarılı olabilecek mi bakalım? :D

-spoiler bitti

Masalları hayatım boyunca çok sevdim.Koskoca kız olmama rağmen hala bir masal kitabı elime geçtiğinde hiç sıkılmadan okurum. O yüzden Ay Günlükleri Serisi'ne daha başlamadan bayılacağımı biliyordum. Masalların modern dünyaya,hatta gelecekteki bir dünyaya uyarlanmış halini sevmemem imkansızdı,nitekim düşündüğüm gibi de oldu,Ay Günlükleri Serisi Winter'la birlikte ömrüm boyunca fangirl'lüğünü yapacağım daimi seriler arasında sağlam bir yer edinmeyi başardı.
Winter serinin en kalın kitabı,tam tamına 800 sayfa. Bu yüzden kitabı bitirmem uzun sürer diye endişeliydim açıkçası çünkü daha yeni bir reading slump'tan çıkmıştım. Fakat okul olmasına ve benim çok fazla okuyacak vaktim olmamasına rağmen kitabı üç gün içerisinde yalayıp yuttum resmen. O kadar heyecanlı ve muhteşemdi ki! 800 sayfanın bir sayfasında bile sıkılmadım! Ayrıca kitaptaki olaylar zaman zaman orijinal masallardaki olaylarla örtüşünce o kadar mutlu oldum ki anlatamam,bunu niye yazdığım hakkında bir fikrim yok açıkçası ama söylemek istedim niyeyse :D 

Gelelim karakterlere. Diğer kitaplardaki karakterlerin üstüne yeni iki karakter ekleniyor.Aslında bir karakter demek daha doğru olur çünkü Jacin'i Cress'ten biliyoruz zaten.Eklenen yeni karakter tahmin edebileceğiniz gibi Prenses Winter. Karakterler hakkında düşüncelerime önce kızlardan başlıyorum :D 

Winter Aylı sihrini kullanmaktan hayatı boyunca -aslında bir olayı yaşadıktan sonra- kaçınmış bir kız. Masum insanları en ufak bir sihirle bile manipüle etmenin iğrenç bir şey olduğunu düşünüyor. Sihrini kullanmaması ise onda korkunç halisünasyonlara yol açıyor. Öyle ki,halisünasyonların etkisindeyken kendi kendine yüzünde açtığı yaralar bile var.Onları dahi sihirle kapatmaktan kaçınıyor.İşte bu onu halkın gözünde muhteşem bir kimliğe büründürüyor.Winter halkıyla oldukça ilgili,onları oldukça seven bir prenses,dolayısıyla halk da Winter'a tapıyor. Bu da Levana'nın şimşeklerini Winter'ın üzerine çekiyor tabi ki. Winter hakkında düşüncelerime gelirsek,kendisini gerçekten çok sevdim.Dediğim gibi halisünasyonlar görüyor ve bu onun sürekli değişik bir dünyadaymış gibi yaşamasına neden oluyor.Çevresindekilerinin anlamlandıramadığı hareketleri var ve sürekli uçuk davranıyor. Fakat aslında gerçekten çok iyi ve fedakar bir kız. Etrafındakilere zarar vermemek için kendini harap ediyor kızcağız,daha ne yapsın? Çok ama çok sevdiğim,kitap boyunca sarıp sarmalamak istediğim bir karakter oldu kendisi. Sorunları yüzünden biraz geri planda kalan bir karakter olsa da gücü ve isteği olduğu zaman bir lider olabileceği ve kitleleri peşinden sürükleyebileceğini de okuyoruz kitapta.Keşke biraz daha ön planda olsaydı fakat sorunlarına rağmen bayıldığım bir karakter oldu kendisi.

Gelelim Cinder'a.Cinder'ın dört kitap boyunca yaşadığı değişime tanık olmak inanılmaz keyifliydi.İlk kitapta sayborg olduğu için utanan,metal elini herkesten saklayan sıradan bir kızdı Cinder ancak bu kitapta karşımıza tam donanımlı bir lider olarak çıkıyor. O kadar da donanımlı değil aslında,elinde sadece Rampion ekibi var :D Fakat düşünce tarzı olarak oldukça kuvvetli bir Cinder görüyoruz karşımızda.Ay sihrini kullanmayı da tam anlamıyla öğrenen Cinder korkularını arkadaşlarından oldukça iyi gizlemeyi,onları muhteşem bir şekilde organize edip yönetmeyi,planlar yapmayı ve bunları tereddüt etmeden uygulamayı başarıyor.Cinder'ın oldukça güçlü bir lider olması kitabı okunmaya değer kılan önemli niteliklerden biri oldu benim için.Böyle güçlü kızları daha çok okumaya ihtiyacımız var! :D 

Geçen kitapta Scarlet'ın başına gelenler beni oldukça üzmüştü. O yüzden bu kitapta onun başından geçecekleri okumak için sabırsızlanıyordum.Doğru söylemek gerekirse Scarlet,üç karakter arasında en az sevdiğim karakterdi.Fakat bu kitapta ona olan sevgim o kadar arttı ki ben bile şaşırdım buna. Hep savaşçı ve asi bir kişiliği olan Scarlet en çok bu kitapta ön plana çıktı benim için.Özellikle son 100 sayfada falan kızın savaşçılığına resmen hayran kaldım,böyle sert kızları gerçekten çok seviyorum! Scarlet'ın çok değiştiğini düşünmüyorum seri boyunca,hep güçlü bir karakterdi.Duygularının onu daha az etkilemesini sağladığı için daha da güçlendi. Fakat bunun dışında -Wolf'la olan ilişkileri haricinde- pek değişen bir karakter olmadı Scarlet. Fakat dediğim gibi,kendisine bu kitapta sevgim tavan yaptı.

Gelelim favori karakterim olan Cress'e. Çocukluğumdan beri büyük bir Rapunzel hayranıyım.Animasyon filmi olan Tangled(Karmakarışık)'ı defalarca izledim ve her seferinde de Rapunzel'a bir defa daha hayran oldum. Dolayısıyla seriye başladığımdan beri onun kitabı olan Cress'in çıkmasını bekledim merakla.Kitabı okuduğumda da doğal olarak yine hayran oldum Rapunzel'ın modern versiyonu olan Cress'e.O şapşal,sakar ve sevimli hallerine bayılıyorum! Özellikle Thorne'a olan aşkı ve onun yanında ne yapacağını şaşırması çok ama çok eğlenceli ve tatlı. Ayrıca muhteşem bir dahi olan Cress arkadaşlarına teknolojik konularda oldukça yardımcı oluyor. Küçük cüssesi belki onun fiziki bir savaşta yer almasına engel ancak beyniyle dahil oluyor o da bu isyana.Ayrıca bütün bu özelliklerinin yanında bu kitapta korkusuna rağmen kendi canını arkadaşları için tehlikeye atması onu daha çok sevmeme neden oldu. 

Son olarak da tatlı androidimiz Iko'dan bahsetmezsem olmaz.İlk kitaptan beri ne olursa olsun Cinder'ın yanında olan Iko da oldukça değişen karakterlerden birisi. Her zaman flörtöz halini korusa da bu kitapta içindeki savaşçının ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Cinder'ı korumak için defalarca kez parçaları zarar görüyor ancak bu onun için önemli değil,çünkü arkadaşlar bugünler içindir değil mi ama? Iko,şüphesiz kitapta en çok gülmemi sağlayan karakter oldu.Özellikle bu kitapta bir muhafızla laf dalaşına girmesi beni çok güldürdü,yürü be Iko kim tutar seni! :D Ayrıca Goodreads'te yazdığına göre 2017'de Iko'nun baş karakter olduğu Wires and Nerves adında bir çizgi roman serisi çıkacakmış! Okumak için sabırsızlanıyorum!

Erkek karakterleri kısaca anlatmayı düşünüyorum düşünüyorum çünkü hepsinden uzunca bahsetsem yazı oldukça uzayacak.

Kai ilk kitaptan beri sevimliliğine bittiğim bir karakter ve Cinder'a olan sonsuz inancı,desteği ve aşkı (Scarlet'ta böyle olmasa da :D) kendisine gözümde +100000 puan kazandırıyor. Wolf için de aynı şey geçerli. Scarlet'ı bir alfa gibi sahiplenmesi ve onun için her şeyi yapması onu sevmemin asıl nedenlerinden biri.Savaşçı kişiliği de oldukça hoşuma gidiyor,Scarlet'la tam olarak uyuyorlar birbirlerine.  (-spoiler- Scarlet'ın kaçırılmasından sonra içine kapanması,bir kabuk gibi ortalıkta dolaşması ve kafayı yiyecek duruma gelmesi gerçekten içimi parçalamıştı,kavuşma sahnelerinde resmen sevinçten ağladım :') Rehin alınıp kurt askerlerden birine dönüştürüldüğünde gerçekten oldukça üzüldüm Wolf için fakat Scarlet ile aşklarının her şeyin üstünde gelmesi ve Wolf'un nasıl göründüğünün umrunda olmaması beni oldukça duygulandırdı ve sevindirdi. -spoiler bitti- ) Jacin ise,sonlarda biraz şaşırtsa da,Cress'te de sevdiğim bir karakterdi.Bu kitapta Winter'a olan bağlılığını,aşkını ve onun için kendi canını bile tehlikeye atmasını okuduk ve bu Jacin'in değerini daha da arttırdı gözümde.

Ve gelelim kendisine özel paragraf ayırdığım karakter;Carswell Thorne. Cress'in umarsızca aşık olduğu Kaptan Carswell Thorne,ya da kısaca Thorne serideki favori erkek karakterim.Alaycılığı,sempatik tavırları,cesurluğu ve kıvrak zekasıyla beni kendine aşık etmeyi başardı. Ortalıkca THORNEEEEEEE diye zıplayarak dolaşmak istiyorum çünkü niye olmasın. Cress gibi büyük bir fangirl'ü oldum Thorne'un... Ayrıca Cress ile bir araya gelince çok tatlı oluyorlar! BENBUNLARIYERİMYERİMYERİM! (-spoiler- İlk öpüşmelerinde resmen çığlıklar atarak zıpladım! Thorne resmen etki altında öptüğü o Aylı kadını öperken Cress'i gördüğünü söyledi ya,BEN Bİ' FENA OLUYORUM GALİBA. Ayrıca son bölümlerde Cress'i Levana'nın etkisi altında bıçaklamasında resmen hüngür hüngür ağladım,çok duygusaldı bence :'( -spoiler bitti- )

Bu resim Cress kitabından olsa da yine de koymak istedim,şu tatlılığa bakar mısınız ya!! 
Son sayfalarda ağladığımı itiraf ediyorum.Zaten oldukça sulu göz bir insanım,ağlamayı bekliyordum.Seri bittiği için ve son sayfalarda olan bazı olaylar için hüngür hüngür ağladığım doğrudur arkadaşlar :((

Vee böylece bir serinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Karakterleriyle,olay örgüsüyle,yaratılan dünyasıyla bayılarak okuduğum bir seri oldu Ay Günlükleri. Tabi ki de serideki favori kitabım Winter oldu.Bu seri her kitapta mükemmelliğe yaklaşan ve de son kitapla zirvede bırakan bir seri. Eğer Ay Günlükleri Serisi'ni henüz okumaya başlamadıysanız çok şey kaçırdığınızı söylemeliyim.Güçlü kadın karakterler içeren ve masalsı bir dünyaya sahip olan bir seri arıyorsanız mutlaka Ay Günlükleri'ni okumalısınız.Arka kapakta da dediği gibi,bu masallarda mutlu sonu kadınlar yazıyor bize de bu muhteşem kitapları soluksuz okumak düşüyor :D 

23 Mart 2016 Çarşamba

Lady Midnight (Geceyarısı Leydisi) - Cassandra Clare / Yorum

The Shadowhunters of Los Angeles star in the first novel in Cassandra Clare’s newest series, The Dark Artifices, a sequel to the internationally bestselling Mortal Instruments series. Lady Midnight is a Shadowhunters novel.
It’s been five years since the events of City of Heavenly Fire that brought the Shadowhunters to the brink of oblivion. Emma Carstairs is no longer a child in mourning, but a young woman bent on discovering what killed her parents and avenging her losses.

Together with her parabatai Julian Blackthorn, Emma must learn to trust her head and her heart as she investigates a demonic plot that stretches across Los Angeles, from the Sunset Strip to the enchanted sea that pounds the beaches of Santa Monica. If only her heart didn’t lead her in treacherous directions…

Making things even more complicated, Julian’s brother Mark—who was captured by the faeries five years ago—has been returned as a bargaining chip. The faeries are desperate to find out who is murdering their kind—and they need the Shadowhunters’ help to do it. But time works differently in faerie, so Mark has barely aged and doesn’t recognize his family. Can he ever truly return to them? Will the faeries really allow it?

Glitz, glamours, and Shadowhunters abound in this heartrending opening to Cassandra Clare’s Dark Artifices series.

Yayınevi: Margaret K. McElderry Books
Dil: İngilizce
Sayfa Sayısı: 720
Seri Adı: The Dark Artifices
Seri Sıralaması: 1 / 3
Goodreads Puanı: 4.55 / 5
____________________________________________________________________

Herkese merhabalaar! Nasılsınız? Umarım herkes iyidir. Beni sorarsanız şu an stresli ve kafamı kitaplara gömmüş bir şekilde ders çalışıyor olmam gerekiyor ancak ben kitap okuyorum!! Çünkü bu kitap sıradan bir kitap değil,LADY MIDNIGHT! Çok uzun süredir beklediğim ve çıkınca sevinçten kendimi kaybettiğim kitap bu! Her ne kadar kendime yavaş okuyacağıma dair söz versem de 3 günde bitirdiğim kitap bu! Kitabı ilk elime aldığımda resmen gifteki gibiydim. O cildi,muhteşem kapağı,sayfalarının kokusu... ANLAYAMAZSINIZ!! Her neyse giriş kısmını daha fazla uzatmadan konuya geçeceğim çünkü yazıyı baya uzun tutmayı düşünüyorum,giriş kısmını da uzun tutarak sıkmayayım sizi :D 

-Cennet Ateşi Şehri'ni okumayanlar için spoiler içerir! -




Sebastian Morgenstern'ün yarattığı savaşın zaferinin üstünden 5 yıl geçmiştir. CAŞ'ta da gördüğümüz ve o sıralar 12 yaşında olan Emma Carstairs ve parabatai'ı Julian Blackthorn artık 17 yaşındadır. 5 sene önce öldürülen ebeveynlerinin intikamını almak isteyen Emma,5 yıldır ailesinin katilini bulmak için araştırmalar yapmaktadır. Merkez,ailesini öldürenin Sebastian olduğunu söylese de Emma bunun doğru olmadığını bilmektedir.Çünkü ailesinin cesetlerinin üstünde bilinmeyen bir dilde yazılan ve çözülememiş yazılar vardır. Sebastian'ın kurbanları ise Sebastian'ın kurduğu dönüştürülmüş orduda bilinçsiz bir şekilde Aşağıdünyalılar ve Gölge Avcıları'na karşı savaşırken ölmüşlerdi. Emma bunun Sebastian'ın işi olmadığına emindir.


Los Angeles'ta başlayan seri cinayetlerin işleniş şekli Emma'nın ailesinin öldürülüş şekilleriyle aynıdır. Emma bunun bir tesadüf olmadığını düşünür ve bu cinayetleri araştırmaya başlar. Bu sırada tuhaf bir olay meydana gelir. 5 sene önce Los Angeles Enstitüsü saldırısında kaçırılan Julian'ın yarı peri abisi Mark Blackthorn periler tarafından Gölge Avcılarına iade edilir. Fakat bunun bir bedeli vardır; cinayetlerin çözülmesinde periler Gölge Avcılarından yardım istemektedir çünkü öldürülenlerden bazıları peri halkındandır.

Perilerin Karanlık Savaş esnasında Sebastian ile iş birliği yapması nedeniyle Aşağıdünyalıların ve Gölge Avcılarının perilerle iletişime geçmesi yasaklanmıştır. Fakat Emma ve diğer Blackthorn'lar perilerin bu teklifini kabul etmek zorundadırlar yoksa Mark'ı geri alma şansları ellerinden sonsuza kadar kayıp gidecektir.

Mark Peri Dünyası'nda geçirdiği zaman boyunca fiziki olarak aynı kalsa da mental olarak oldukça değişmiştir. İlk geldiğinde hiçbir kardeşini tanımayan hatta Julian'ı bile babası sanan Mark'la uğraşmak tüm Blackthorn'lar için oldukça zordur.

Mark'ın dönüşünü ve araştırmalarını Merkez'den gizlemeye çalışan Emma ve Julian bir yandan da birbirlerine karşı hissettikleri yeni duygularla başa çıkmaya çalışacaklardır.Çünkü parabatai'lar asla birbirlerine aşık olamaz. Yasa serttir,ama yasa yasadır...

-spoiler bitti

Cassandra Clare benim favori yazarlarımdan biriydi ve bu kitapla kendisi en sevdiğim yazar olmayı başardı. Büyük bir Will Herondale aşığı olarak favori kitabım da Mekanik Prenses'ti. Fakat Lady Midnight beni tamamen altüst etti,favori Cassie kitabım ve şu ana kadarki okuduğum en iyi kitap olmayı başardı.

Lady Midnight Cassie'nin yazdığı üçüncü serinin ilk kitabı. TID ve TMI'nin ilk kitaplarından çok daha iyi yazılmış. Cassie'nin yazdığı en uzun seri başlangıç kitabı Lady Midnight,tam 720 sayfa! Sayfa sayısı fazla olduğundan içindeki karakter sayısı da çok fazla;Emma,Julian,Mark,Ty,Livvy,Dru,Tavvy,Cristina,Diego,Malcolm,Kit... Blackthorn'lar o kadar kalabalık bir aile ki,zaten kitabın çoğunu onlar kaplıyor :D Fakat kesinlikle bundan şikayetçi değilim çünkü hepsine bayıldım! Şimdi karakterleri tanıtmaya geçiyorum,bu kısım biraz uzun sürebilir dikkat :D

Emma ile başlayalım. Baş karakterimiz olan Emma bir Carstairs,yani Jem'in soyundan geliyor! Jem'in siyah saçlarının aksine Emma mısır püskülü renginde sarı açık saçlara sahip ve gözleri kahverengi. Alaycı,savaşçı ve cesur bir kişiliği var ve bu yandan Jace'in kadın versiyonu olduğunu söyleyebiliriz.Hatta o da Jace gibi solak. (öhöm,ben de solağım hani) Ailesinin öldürülmesi doğal olarak onu çok yaralamış fakat bunun üstesinden gelmeyi çok iyi başarmış. Bunda Julian'ın etkisi çok büyük tabii ki. Aralarındaki parabatai bağı o kadar güçlü ki beraber her şeyin üstesinden gelebilirler neredeyse. Emma,Julian'a çok değer veriyor,hatta dünyadaki en değer verdiği insan olduğundan bile bahsediyor. Onu ve diğer Blackthorn'ları korumak için her şeyi yapabilecek kadar da fedakar. Ailesinin katilini bulmak hayatının amacı olmuş durumda ve intikam almak için ant içmiş. Oldukça hırslı ve azimli olduğunu söyleyebiliriz dolayısıyla.


Gelelim Julian'a. 12 yaşında babasını öldürmesiyle (çünkü babası Sebastian'ın ordusunda savaşmak için dönüştürülen Gölge Avcılarından biri olmuştu) ,evin en büyüğü Helen'in yarı peri olduğu için Merkez tarafından sürgün edilmesiyle ve evin ikinci en büyüğü Mark'ın periler tarafından kaçırılmasıyla evin tüm küçük bireylerinin bakımını ve korumasını üstlenmiş bir çocuk Julian. Öyle ki onları kardeşleri olarak değil,çocukları olarak görüyor. Ailesini korumak için dünyayı ateşe vermeye bile razı,ailesine Emma da dahil tabii ki. Julian şu ana kadarki en sevdiğim iki erkek karakterden biri oldu,birincisi Will tabii ki. Üstüne binen o kadar yükle başa çıkmayı başarması ve ailesini bir baba gibi çekip çevirmesi o kadar duygusaldı ki. 12 yaşında babalık rolü üstlenmek zorunda kalan bir çocuk düşünün,henüz kendisi bile büyümemişken. Kardeşleri de onu bir baba olarak görüyor. Çok büyük sorumluklarla yalnız başına mücadele etmesi resmen içimi parçaladı. Emma yanında evet,ama Emma'nın bile bilmediği sırları var Julian'ın.

Emma ve Julian ilişkisine de değinmek istiyorum.Parabatai olarak aralarındaki bağın çok kuvvetli olması normal fakat maalesef ki ikisi de birbirine karşı sadece arkadaşça hisler beslemiyorlar. Başlarda ikisi de bunun tek taraflı bir his olduğunu düşündüğü için birbirlerinden kaçınıyorlar fakat daha sonra hislerinin karşılıklı olduğunu anlıyorlar. Ah, o kadar tatlılardı ki! Julian o yıpranmış fakat kibar ruhuyla resmen beni kendine aşık etti. Emma ise o vahşi fakat Julian karşısında bir o kadar uysal ruhuyla sevgimi kazandı. Çok ama çok fena shipliyorum ikisini! Fakat onlar PARABATAI :( Ve parabatai'ların birbirlerine aşık olması yasak :(( Bunun nedenini de öğreniyoruz kitapta. (ve kalbim acıyor gerçekten,şu an çığlıklarımla Cassie'nin kulaklarını çınlattığımdan eminim)


Mark Blackthorn,yarı peri,yakışıklı (HEM DE ÇOK) fakat bir o kadar da kırılgan bir ruha sahip. Peri Dünya'sında acı dolu yıllar geçirmiş. Merkez'in ve ailesinin onu kurtarmasını umarken aslında onu hiç aramadıklarını öğrenmesiyle yıkılıyor. (Bitter of Tongue novellasında bu anlatılıyor,ayrıca Blackthorn'lar her ne kadar Mark'ı aramak isteseler de Merkez bunu yasaklıyor) Evine döndüğünde ise sersemliyor doğal olarak,5 yıl geçmiş ve tüm kardeşleri büyümüş. Hatta ilk geldiğinde Julian'ı babası sanıyor,o derece sersemlemiş durumda yani. Ayrıca Mark,sıradan periler tarafından kaçırılmıyor. Vahşi Av tarafından (avcı ve vahşi perilerin bulunduğu topluluk) tutsak ediliyor ve onlardan biri olmaya zorlanıyor.Yani Mark artık yarı Avcı,yarı Gölge Avcısı. Av'a geri dönmek istiyor çünkü bu dünyada tanıdığı her şey değişmiş vaziyette ve Av'da kendini özgür hissediyor. Fakat kardeşlerini bırakıp,onları hayal kırıklığına uğratmak istemiyor. Kardeşlerine de pek uyum sağlayamayan Mark sık sık onları korkutan tepkiler veriyor.Hatta Julian ile sürekli tartışıyorlar. Julian herkesi güvende tutmayı amaç edindiğinden Mark'ın da güvenliğini sağlamaya çalışıyor fakat Mark Julian'dan emir almayı reddediyor. Bu çatışma ikisini ve diğer kardeşleri oldukça zor durumda bırakıyor.

Mark'ı seveceğimi düşünmüştüm,hatta TFSA'nın yorumunda kendisine daha Bitter of Tongue novellasında aşık olduğumu söylemiştim.Eh,biraz yanılmışım. Evet sevdim kendisini ama Julian'a sürekli karşı çıkmasından dolayı biraz sinir oldum diyebilirim. Mark'ın da çok acı çektiği doğru ancak Julian'ın aksine o karşısındakini anlamak için hiç çaba göstermiyor. Julian küçücük yaşında 4 çocuğa babalık yapmak zorunda kalmış ve bu yüzden otorite elinden kaçarsa onların zarar göreceğini düşünüyor.Fakat Mark bunu anlamakta zorlanıyor.Bu yüzden aralarında çok çatışma oluyor. Yine de sevdiğim bir karakter oldu Mark fakat Julian'ın yanında sönük kaldı maalesef.

Gelelim Cristina'ya. Cristina Los Angeles Enstitüsü'ne Mexico City Enstitüsünden misafir gelmiş bir Gölge Avcısı. Oradan bir kaçma sebebi var ve biz kitabın sonuna kadar bunu öğrenemiyoruz maalesef. Gelir gelmez Emma ile çok yakın arkadaş oluyorlar.İkisinin arkadaşlığını okumak çok zevkliydi. Ayrıca Cristina,Mark'a en çok yardım eden kişi. Kendisi Periler hakkında oldukça bilgili çünkü bunun hakkında eğitim almış. Dolayısıyla Mark'ın psikolojisini en iyi anlayan kişi o oluyor enstitüdeki. Oldukça sevimli bir kız olduğunu düşünüyorum Cristina'nın. Ayrıca Mark ile fena shipliyorum kendisini!!! 

Son olarak da minik Blackthorn'lardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle 15 yaşındaki ikizler Ty ve Livvy ile başlayayım. İkisi birbirine çok düşkün ve her yerde birlikteler. Livvy oldukça korumacı bir kız ve ikizi Ty'ı sürekli koruma dürtüsü hissediyor çünkü Ty biraz farklı. Özel Gölge Avcıları'nın alındığı Scholomance adlı okula gitmek isteyen Ty sürekli bir şeyler düşünüyor,sürekli elleri hareket halinde. Odaklanma sorunu var ve bu onu yaşıtlarından biraz farklı kılıyor. Okumaya ve bulmaca çözmeye olan düşkünlüğü ise başka bir özelliği. Biraz hassas bir çocuk olduğundan Livvy ikizini korumak için sürekli yanında olmak istiyor. Benim de bir erkek ikizim olduğundan -karakteri kesinlikle Ty'a benzemese de- ilişkileri beni çok duygulandırdı.

Dru beni en çok güldürenlerden biri oldu kitapta. Kendisi 13 yaşında ve bence çok eğlenceli :D Şu an düşününce niye beni güldürdüğü aklıma gelmedi fakat gülmüştüm okurken yani,neyse :D  Yaşından büyük gösterdiği için vücudundan pek hoşlanmıyor çünkü genellikle yaşıtlarının sığdığı dövüş zırhlarına pek sığamıyor ve bu onun için büyük bir sorun. En küçük Blackthorn ise Tavvy. 7 yaşında ve evin en minnoş bireyi doğal olarak :D Julian onu kendi çocuğu gibi büyütüyor,en çok babalık yaptığı kardeşi Tavvy oluyor. Gece uykusundan kabuslarla,çığlıklar içinde uyandığında yardımına koşan Julian oluyor. Çok tatlı bir çocuktu Tavvy,büyümesini okumak için sabırsızlanıyorum.

Kitap çok ama çok akıcıydı. Yavaş okumak için kendime söz vermiştim dediğim gibi,fakat bitirmeden en fazla 3 gün dayanabildim. Ayrıca kitaptaki gizemli ve heyecanlı olaylar da akıcı olmasının nedenlerinden. Çok fena ters köşe olduğum 2-3 yer oldu ve okulda olmamı umursamadan şaşkınlık nidaları attırdı bu yerler bana :D Her zamanki gibi Cassie işte,nasıl yazıyor bu kadar muhteşem kitaplar anlayamıyorum. Bence kendisi bi' büyücü.

Lady Midnight'ın en sevdiğim Cassie kitabı olmasının nedenleri ise şunlar; birincisi olay birçok karakterin çevresinde gelişiyor ve farklı bakış açılarından olayları görmek herkesi anlama olanağı sağlıyor bize. İkincisi ise kitap şu ana kadarki en duygulanarak okuduğum Cassie kitabıydı. Mekanik Prenses'te resmen hönkürerek ağlamıştım ama o sonlara doğruydu.Fakat Lady Midnight'ı okurken sürekli duygulanıp duygulanıp durdum. Bunun nedeni ise Julian'ın yüklenmek zorunda olduğu rollerdi. Julian beni yerle bir etti :(

Cassie yine kitabın sonunda hiç şaşırtmadı,kalbimi paramparça edip kargalara yem etti. Son 100 sayfa zaten o kadar şaşırtıcı olaylarla doluydu ki bir de bu kalp kırıcı olay gelince üstüne resmen darmadağın oldum ya. Duygularım çok karışık ve şu an spoiler vermeden anlatamam bu olayı o yüzden sadece kalp kırıklığından ölmek üzere olduğumu bilin yeter :(

Cassie beni yerden yere vurduktan sonra bir sürprizle gönlümü almış gibi oldu. Kitabın sonundaki A Long Conversation hikayesinde TMI karakterleri var ve bir çiftimiz evlenme yolunda büyük bir adım atıyor! Okurken resmen sevinçten ve feeeeelsten tepindim :')


Bu kadar hızlı okuduğum için kendime kızıyorum çünkü ikinci kitap Lord of Shadows Mayıs 2017'de çıkacak :(( ANNE NASIL DAYANICAAAAMMM?!?!?!?! Şimdi bu yorumu burada sonlandırıyorum,herkese elveda arkadaşlar. Son olarak şunu söylemeliyim,bu kitabı mutlaka okuyun! Eğer Ölümcül Oyuncaklar veya Cehennem Makineleri'ni pek sevmediyseniz bile bu The Dark Artifices serisine mutlaka bir şans vermelisiniz! Birkaç alıntı paylaşmazsam da olmaz tabii :D 




Why all these paintings of you? Because I'm an artist,Emma. These pictures are my heart. And if my heart was a canvas,every square inch of it would be painted over with you. 
We both see the same world,but in a different way. Ty feels the same joy I do, the joy of creation. We feel all the same things,only the shapes of our feelings are different.
When you love someone, they become a part of who you are. They're in everything you do. They're in the air you breathe and the water you drink and the blood in your veins. Their touch stays on your skin and their voice stays in your ears and their thoughts stay in your mind. You know their dreams because their nightmares pierce your heart and their good dreamd are your dreams too. And you don't think they're perfect,but you know their flaws,the deep down truth of them,and the shadows of all their secrets, and they don't frighten you away ; in fact you love them more for it, because you don't want perfect. You want them.


16 Mart 2016 Çarşamba

Kitap Alışverişi #4


Herkese merhabaa! Umarım hayatınızda her şey çok iyi gidiyordur.Gerçi ülkenin bu karmaşa,acı ve kaos dolu günlerinde ne kadar mutlu ve yolunda gidebilir ki hayatımız? Gerçekten kafamı çok kurcalıyor bu konular ve içim daralıyor -aksi mümkün değil zaten- dolayısıyla kafamı boşaltmak için bloga yazı girmeye karar verdim. Kitap yorumu yapmak içimden geçmediği için bari alışveriş yazısı gireyim dedim.Uzun süredir beklediğim bir kitap da elime ulaşınca en sonunda bugün yazıyı girmeye karar verdim. Daha fazla uzatmadan aldığım kitaplara geçiyorum.

Biliyorsunuz ki 4-13 Mart arasında CNR Kitap Fuarı vardı.Başta ilk cumartesi gitmeyi planlasam da bir aksilikten dolayı hafta içi gidebildim. Bu yüzden önce fuardan aldığım kitapları paylaşacağım.

TÜYAP'tan 20'den fazla kitap almıştım fakat okumadığım çok kitabım olduğu için ayrıca okumaya vaktim de olmadığı için bu fuar sayıyı yarıya indirerek 10 kitap aldım. Aslında 9 desem daha doğru olur çünkü Psikiyatrist'i annem için aldım :D 

Pegasus'tan annem için aldığımı da saymazsak 3 kitap aldım; Ezik,Sadece Bir Gün,Senden Geriye Kalan. İndirim vardı evet ama internette daha ucuza alabileceğim için içim biraz yanmadı desem yalan olur :D Yine de fuar havasına girip almadan edemedim maalesef. Aralarından Senden Geriye Kalan'ı okudum ve gerçekten çok beğendiğim ve oldukça etkilendiğim bir kitap oldu. Yorumunu girebilirsem girmeyi düşünüyorum fakat giremezsem de herkese tavsiye ettiğimi söyleyeyim :D 
Go!'dan iki kitap aldım ve 30 TL verdim.3 kitap 40 TL kampanyası vardı fakat istediğim başka kitap olmadığından sadece Komik Bir Hikaye ve Gölgedeki Işığım'la yetinmek zorunda kaldım.

İş Bankası Kültür Yayınları'ndan ise uzun süredir merak ettiğim ve okumayı istediğim yazarlardan biri olan Stefan Zweig'ın iki kitabını aldım; Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ve Satranç. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'i okudum ve tam olarak beklediğimi bulamasam da hoş bir kitaptı.

Yabancı'dan Lanetli Kızlar'ı aldım. Aslında aklımda Yağmurla Gelen Mutluluk'u almak vardı ama fikir değiştirip Lanetli Kızlar'ı alıverdim birden. Standda okulumun eski mezunlarından olan bir ablayla karşılaştığım için normalden biraz daha indirimle aldım kitabı,torpilim vardıı! :D 

Son olarak Novella Dinamik'e gelelim.Novella Dinamik henüz yeni bir yayınevi olmasına rağmen gerçekten müthiş kaliteli baskılar yapıyor ve fiyatları da gayet uygun. Benimle Asla Tanışamayacaksın ciltli bir kitap olmasına rağmen 15 TL'ye aldım ve resmen hazine bulmuş gibi sevindim :D

Gelelim Idefix alışverişime. İngilizce kitaplarımı niyeyse D&R'dan değil Idefix'ten alıyorum.Idefix zaten D&R'ın yan sitesi ama niye böyle bir şey yaptığım hakkında bir fikrim yok açıkçası. Her neyse,kitaplar elime gayet sorunsuz ulaştı. Aslında Snow Like Ashes ve A Court of Thorns and Roses Idefix'ten,The Raven Boys ise arkadas.com.tr'den. Arkadaş'ın çok geniş bir İngilizce kitap yelpazesi var,bakmanızı öneririm kesinlikle.                                                                                                                   Jane Eyre uzun süredir okumak istediğim bir klasik.Çocukken okumuştum elbette ancak kısaltılmış versiyonu olduğundan tam metni tamamen algılayarak okumak istedim ve onu da Idefix'ten aldım.Kargalar Meclisi de Idefix'ten.Novella Dinamik'in son bombası olan Kargalar Meclisi'nin baskısı tam anlamıyla HA-Rİ-KA! Kapağı orijinal kapağa çok yakın zaten ve iç cildi muhteşem! Hatta iç cildini kapağından daha çok beğendim diyebilirim :D Kitabın sayfalarının yanı,yani sağ kısmı ise siyah.O kadar güzel görünüyor kiii! Konusu hakkında pek bir bilgim yok fakat Grisha Dünyası'nı çok sevdiğim için direk aldım. Grisha Dünyası'nda geçmese bile alırdım büyük ihtimalle çünkü dizaynı kesinlikle olağanüstü.

Veee gelelim alışverişimin gözdesine,yazımı yazmamı bekletmemin sebebi olan kitaba. Çıkmasını yıllardır beklediğim,ön siparişteyken alıp bir de aylar boyunca satışa sunulmasını beklediğim,en sevdiğim biricik yazarımın,en sevdiğim biricik dünyasında geçen kitap.Hangi kitaptan mı bahsediyorum?? LADY MIDNIGHT! (evet bu mor çünkü tüm kitaplardan farklı olduğu için rengi de farklı olmalı diye düşündüm :D )

8 Mart'ta satışa sunuldu fakat ben Book Depository'den aldım ve tuhaf bir şekilde kitabımı 1 Mart'ta,yani çıkış tarihinden tam 1 hafta önce kargoya verdiler. 10 gün içinde elimde olması gerekiyordu ancak bu süre 15-16 gün gibi bir süreye  uzayınca direk Book Depository ile iletişime geçtim ve müşteri hizmetleri kesinlikle çok kibar ve yardımseverdi.Hatta tam bugün bana kitabın yenisini göndereceklerini söyledikleri maili aldıktan sonra kargom geldi ve resmen dünyam aydınlandı. Yurtdışından alışveriş yapmayı düşünüp korkuyorsanız Book Depository'yi önerebilirim fakat fiyatları diğer sitelere göre daha pahalı çünkü ücretsiz kargo demelerine rağmen kitabın üstüne kargo parasını ekliyorlar ve haliyle de etiket fiyatı yükseliyor. Yani biraz düzenbazlık gibi ama yine de müşteri hizmetlerinden gayet memnun kaldığım için ses çıkarmayacağım :D Gerçi Amazon gibi sitelerde üstüne kargo fiyatı eklenince BD ile aynı fiyata geliyor kitap fakat BD'de ücretsiz kargo demeleri saçma sadece :D Cassie'nin o çok özlediğim büyülü dünyasına dalmayı dört gözle bekliyorum! Fakat sınav haftası belası başımda dikildiğinden biraz ertelemek zorundayım maalesef ki. 

İşte benim yaklaşık 2 hafta içinde aldığım kitaplar bunlar. Her zaman bu kadar çok kitap almıyorum tabii ki,fuar olduğu için bu sayı bu kadar arttı,yanlış anlamayın lütfen bu kadar müsrif değilim yani :D (EVET  KONU KİTAPLAR OLUNCA O KADAR MÜSRİFİM,İNANMAYIN BANA) 

Yakın bir zamanda bir kitap yorumu girmeye çalışacağım,ki bu büyük ihtimalle Senden Geriye Kalan olur, fakat biraz önce de belirttiğim gibi önümüzdeki iki hafta sınavlarımla boğuşuyor olacağımdan bu isteğimi gerçekleştirmem biraz zor görünüyor. Umarım kısa sürede yeni bir yazıda buluşuruz! Herkese bol kitaplı günler,ülkemize de bol bol huzur ve barış diliyorum.