23 Mart 2016 Çarşamba

Lady Midnight (Geceyarısı Leydisi) - Cassandra Clare / Yorum

The Shadowhunters of Los Angeles star in the first novel in Cassandra Clare’s newest series, The Dark Artifices, a sequel to the internationally bestselling Mortal Instruments series. Lady Midnight is a Shadowhunters novel.
It’s been five years since the events of City of Heavenly Fire that brought the Shadowhunters to the brink of oblivion. Emma Carstairs is no longer a child in mourning, but a young woman bent on discovering what killed her parents and avenging her losses.

Together with her parabatai Julian Blackthorn, Emma must learn to trust her head and her heart as she investigates a demonic plot that stretches across Los Angeles, from the Sunset Strip to the enchanted sea that pounds the beaches of Santa Monica. If only her heart didn’t lead her in treacherous directions…

Making things even more complicated, Julian’s brother Mark—who was captured by the faeries five years ago—has been returned as a bargaining chip. The faeries are desperate to find out who is murdering their kind—and they need the Shadowhunters’ help to do it. But time works differently in faerie, so Mark has barely aged and doesn’t recognize his family. Can he ever truly return to them? Will the faeries really allow it?

Glitz, glamours, and Shadowhunters abound in this heartrending opening to Cassandra Clare’s Dark Artifices series.

Yayınevi: Margaret K. McElderry Books
Dil: İngilizce
Sayfa Sayısı: 720
Seri Adı: The Dark Artifices
Seri Sıralaması: 1 / 3
Goodreads Puanı: 4.55 / 5
____________________________________________________________________

Herkese merhabalaar! Nasılsınız? Umarım herkes iyidir. Beni sorarsanız şu an stresli ve kafamı kitaplara gömmüş bir şekilde ders çalışıyor olmam gerekiyor ancak ben kitap okuyorum!! Çünkü bu kitap sıradan bir kitap değil,LADY MIDNIGHT! Çok uzun süredir beklediğim ve çıkınca sevinçten kendimi kaybettiğim kitap bu! Her ne kadar kendime yavaş okuyacağıma dair söz versem de 3 günde bitirdiğim kitap bu! Kitabı ilk elime aldığımda resmen gifteki gibiydim. O cildi,muhteşem kapağı,sayfalarının kokusu... ANLAYAMAZSINIZ!! Her neyse giriş kısmını daha fazla uzatmadan konuya geçeceğim çünkü yazıyı baya uzun tutmayı düşünüyorum,giriş kısmını da uzun tutarak sıkmayayım sizi :D 

-Cennet Ateşi Şehri'ni okumayanlar için spoiler içerir! -




Sebastian Morgenstern'ün yarattığı savaşın zaferinin üstünden 5 yıl geçmiştir. CAŞ'ta da gördüğümüz ve o sıralar 12 yaşında olan Emma Carstairs ve parabatai'ı Julian Blackthorn artık 17 yaşındadır. 5 sene önce öldürülen ebeveynlerinin intikamını almak isteyen Emma,5 yıldır ailesinin katilini bulmak için araştırmalar yapmaktadır. Merkez,ailesini öldürenin Sebastian olduğunu söylese de Emma bunun doğru olmadığını bilmektedir.Çünkü ailesinin cesetlerinin üstünde bilinmeyen bir dilde yazılan ve çözülememiş yazılar vardır. Sebastian'ın kurbanları ise Sebastian'ın kurduğu dönüştürülmüş orduda bilinçsiz bir şekilde Aşağıdünyalılar ve Gölge Avcıları'na karşı savaşırken ölmüşlerdi. Emma bunun Sebastian'ın işi olmadığına emindir.


Los Angeles'ta başlayan seri cinayetlerin işleniş şekli Emma'nın ailesinin öldürülüş şekilleriyle aynıdır. Emma bunun bir tesadüf olmadığını düşünür ve bu cinayetleri araştırmaya başlar. Bu sırada tuhaf bir olay meydana gelir. 5 sene önce Los Angeles Enstitüsü saldırısında kaçırılan Julian'ın yarı peri abisi Mark Blackthorn periler tarafından Gölge Avcılarına iade edilir. Fakat bunun bir bedeli vardır; cinayetlerin çözülmesinde periler Gölge Avcılarından yardım istemektedir çünkü öldürülenlerden bazıları peri halkındandır.

Perilerin Karanlık Savaş esnasında Sebastian ile iş birliği yapması nedeniyle Aşağıdünyalıların ve Gölge Avcılarının perilerle iletişime geçmesi yasaklanmıştır. Fakat Emma ve diğer Blackthorn'lar perilerin bu teklifini kabul etmek zorundadırlar yoksa Mark'ı geri alma şansları ellerinden sonsuza kadar kayıp gidecektir.

Mark Peri Dünyası'nda geçirdiği zaman boyunca fiziki olarak aynı kalsa da mental olarak oldukça değişmiştir. İlk geldiğinde hiçbir kardeşini tanımayan hatta Julian'ı bile babası sanan Mark'la uğraşmak tüm Blackthorn'lar için oldukça zordur.

Mark'ın dönüşünü ve araştırmalarını Merkez'den gizlemeye çalışan Emma ve Julian bir yandan da birbirlerine karşı hissettikleri yeni duygularla başa çıkmaya çalışacaklardır.Çünkü parabatai'lar asla birbirlerine aşık olamaz. Yasa serttir,ama yasa yasadır...

-spoiler bitti

Cassandra Clare benim favori yazarlarımdan biriydi ve bu kitapla kendisi en sevdiğim yazar olmayı başardı. Büyük bir Will Herondale aşığı olarak favori kitabım da Mekanik Prenses'ti. Fakat Lady Midnight beni tamamen altüst etti,favori Cassie kitabım ve şu ana kadarki okuduğum en iyi kitap olmayı başardı.

Lady Midnight Cassie'nin yazdığı üçüncü serinin ilk kitabı. TID ve TMI'nin ilk kitaplarından çok daha iyi yazılmış. Cassie'nin yazdığı en uzun seri başlangıç kitabı Lady Midnight,tam 720 sayfa! Sayfa sayısı fazla olduğundan içindeki karakter sayısı da çok fazla;Emma,Julian,Mark,Ty,Livvy,Dru,Tavvy,Cristina,Diego,Malcolm,Kit... Blackthorn'lar o kadar kalabalık bir aile ki,zaten kitabın çoğunu onlar kaplıyor :D Fakat kesinlikle bundan şikayetçi değilim çünkü hepsine bayıldım! Şimdi karakterleri tanıtmaya geçiyorum,bu kısım biraz uzun sürebilir dikkat :D

Emma ile başlayalım. Baş karakterimiz olan Emma bir Carstairs,yani Jem'in soyundan geliyor! Jem'in siyah saçlarının aksine Emma mısır püskülü renginde sarı açık saçlara sahip ve gözleri kahverengi. Alaycı,savaşçı ve cesur bir kişiliği var ve bu yandan Jace'in kadın versiyonu olduğunu söyleyebiliriz.Hatta o da Jace gibi solak. (öhöm,ben de solağım hani) Ailesinin öldürülmesi doğal olarak onu çok yaralamış fakat bunun üstesinden gelmeyi çok iyi başarmış. Bunda Julian'ın etkisi çok büyük tabii ki. Aralarındaki parabatai bağı o kadar güçlü ki beraber her şeyin üstesinden gelebilirler neredeyse. Emma,Julian'a çok değer veriyor,hatta dünyadaki en değer verdiği insan olduğundan bile bahsediyor. Onu ve diğer Blackthorn'ları korumak için her şeyi yapabilecek kadar da fedakar. Ailesinin katilini bulmak hayatının amacı olmuş durumda ve intikam almak için ant içmiş. Oldukça hırslı ve azimli olduğunu söyleyebiliriz dolayısıyla.


Gelelim Julian'a. 12 yaşında babasını öldürmesiyle (çünkü babası Sebastian'ın ordusunda savaşmak için dönüştürülen Gölge Avcılarından biri olmuştu) ,evin en büyüğü Helen'in yarı peri olduğu için Merkez tarafından sürgün edilmesiyle ve evin ikinci en büyüğü Mark'ın periler tarafından kaçırılmasıyla evin tüm küçük bireylerinin bakımını ve korumasını üstlenmiş bir çocuk Julian. Öyle ki onları kardeşleri olarak değil,çocukları olarak görüyor. Ailesini korumak için dünyayı ateşe vermeye bile razı,ailesine Emma da dahil tabii ki. Julian şu ana kadarki en sevdiğim iki erkek karakterden biri oldu,birincisi Will tabii ki. Üstüne binen o kadar yükle başa çıkmayı başarması ve ailesini bir baba gibi çekip çevirmesi o kadar duygusaldı ki. 12 yaşında babalık rolü üstlenmek zorunda kalan bir çocuk düşünün,henüz kendisi bile büyümemişken. Kardeşleri de onu bir baba olarak görüyor. Çok büyük sorumluklarla yalnız başına mücadele etmesi resmen içimi parçaladı. Emma yanında evet,ama Emma'nın bile bilmediği sırları var Julian'ın.

Emma ve Julian ilişkisine de değinmek istiyorum.Parabatai olarak aralarındaki bağın çok kuvvetli olması normal fakat maalesef ki ikisi de birbirine karşı sadece arkadaşça hisler beslemiyorlar. Başlarda ikisi de bunun tek taraflı bir his olduğunu düşündüğü için birbirlerinden kaçınıyorlar fakat daha sonra hislerinin karşılıklı olduğunu anlıyorlar. Ah, o kadar tatlılardı ki! Julian o yıpranmış fakat kibar ruhuyla resmen beni kendine aşık etti. Emma ise o vahşi fakat Julian karşısında bir o kadar uysal ruhuyla sevgimi kazandı. Çok ama çok fena shipliyorum ikisini! Fakat onlar PARABATAI :( Ve parabatai'ların birbirlerine aşık olması yasak :(( Bunun nedenini de öğreniyoruz kitapta. (ve kalbim acıyor gerçekten,şu an çığlıklarımla Cassie'nin kulaklarını çınlattığımdan eminim)


Mark Blackthorn,yarı peri,yakışıklı (HEM DE ÇOK) fakat bir o kadar da kırılgan bir ruha sahip. Peri Dünya'sında acı dolu yıllar geçirmiş. Merkez'in ve ailesinin onu kurtarmasını umarken aslında onu hiç aramadıklarını öğrenmesiyle yıkılıyor. (Bitter of Tongue novellasında bu anlatılıyor,ayrıca Blackthorn'lar her ne kadar Mark'ı aramak isteseler de Merkez bunu yasaklıyor) Evine döndüğünde ise sersemliyor doğal olarak,5 yıl geçmiş ve tüm kardeşleri büyümüş. Hatta ilk geldiğinde Julian'ı babası sanıyor,o derece sersemlemiş durumda yani. Ayrıca Mark,sıradan periler tarafından kaçırılmıyor. Vahşi Av tarafından (avcı ve vahşi perilerin bulunduğu topluluk) tutsak ediliyor ve onlardan biri olmaya zorlanıyor.Yani Mark artık yarı Avcı,yarı Gölge Avcısı. Av'a geri dönmek istiyor çünkü bu dünyada tanıdığı her şey değişmiş vaziyette ve Av'da kendini özgür hissediyor. Fakat kardeşlerini bırakıp,onları hayal kırıklığına uğratmak istemiyor. Kardeşlerine de pek uyum sağlayamayan Mark sık sık onları korkutan tepkiler veriyor.Hatta Julian ile sürekli tartışıyorlar. Julian herkesi güvende tutmayı amaç edindiğinden Mark'ın da güvenliğini sağlamaya çalışıyor fakat Mark Julian'dan emir almayı reddediyor. Bu çatışma ikisini ve diğer kardeşleri oldukça zor durumda bırakıyor.

Mark'ı seveceğimi düşünmüştüm,hatta TFSA'nın yorumunda kendisine daha Bitter of Tongue novellasında aşık olduğumu söylemiştim.Eh,biraz yanılmışım. Evet sevdim kendisini ama Julian'a sürekli karşı çıkmasından dolayı biraz sinir oldum diyebilirim. Mark'ın da çok acı çektiği doğru ancak Julian'ın aksine o karşısındakini anlamak için hiç çaba göstermiyor. Julian küçücük yaşında 4 çocuğa babalık yapmak zorunda kalmış ve bu yüzden otorite elinden kaçarsa onların zarar göreceğini düşünüyor.Fakat Mark bunu anlamakta zorlanıyor.Bu yüzden aralarında çok çatışma oluyor. Yine de sevdiğim bir karakter oldu Mark fakat Julian'ın yanında sönük kaldı maalesef.

Gelelim Cristina'ya. Cristina Los Angeles Enstitüsü'ne Mexico City Enstitüsünden misafir gelmiş bir Gölge Avcısı. Oradan bir kaçma sebebi var ve biz kitabın sonuna kadar bunu öğrenemiyoruz maalesef. Gelir gelmez Emma ile çok yakın arkadaş oluyorlar.İkisinin arkadaşlığını okumak çok zevkliydi. Ayrıca Cristina,Mark'a en çok yardım eden kişi. Kendisi Periler hakkında oldukça bilgili çünkü bunun hakkında eğitim almış. Dolayısıyla Mark'ın psikolojisini en iyi anlayan kişi o oluyor enstitüdeki. Oldukça sevimli bir kız olduğunu düşünüyorum Cristina'nın. Ayrıca Mark ile fena shipliyorum kendisini!!! 

Son olarak da minik Blackthorn'lardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle 15 yaşındaki ikizler Ty ve Livvy ile başlayayım. İkisi birbirine çok düşkün ve her yerde birlikteler. Livvy oldukça korumacı bir kız ve ikizi Ty'ı sürekli koruma dürtüsü hissediyor çünkü Ty biraz farklı. Özel Gölge Avcıları'nın alındığı Scholomance adlı okula gitmek isteyen Ty sürekli bir şeyler düşünüyor,sürekli elleri hareket halinde. Odaklanma sorunu var ve bu onu yaşıtlarından biraz farklı kılıyor. Okumaya ve bulmaca çözmeye olan düşkünlüğü ise başka bir özelliği. Biraz hassas bir çocuk olduğundan Livvy ikizini korumak için sürekli yanında olmak istiyor. Benim de bir erkek ikizim olduğundan -karakteri kesinlikle Ty'a benzemese de- ilişkileri beni çok duygulandırdı.

Dru beni en çok güldürenlerden biri oldu kitapta. Kendisi 13 yaşında ve bence çok eğlenceli :D Şu an düşününce niye beni güldürdüğü aklıma gelmedi fakat gülmüştüm okurken yani,neyse :D  Yaşından büyük gösterdiği için vücudundan pek hoşlanmıyor çünkü genellikle yaşıtlarının sığdığı dövüş zırhlarına pek sığamıyor ve bu onun için büyük bir sorun. En küçük Blackthorn ise Tavvy. 7 yaşında ve evin en minnoş bireyi doğal olarak :D Julian onu kendi çocuğu gibi büyütüyor,en çok babalık yaptığı kardeşi Tavvy oluyor. Gece uykusundan kabuslarla,çığlıklar içinde uyandığında yardımına koşan Julian oluyor. Çok tatlı bir çocuktu Tavvy,büyümesini okumak için sabırsızlanıyorum.

Kitap çok ama çok akıcıydı. Yavaş okumak için kendime söz vermiştim dediğim gibi,fakat bitirmeden en fazla 3 gün dayanabildim. Ayrıca kitaptaki gizemli ve heyecanlı olaylar da akıcı olmasının nedenlerinden. Çok fena ters köşe olduğum 2-3 yer oldu ve okulda olmamı umursamadan şaşkınlık nidaları attırdı bu yerler bana :D Her zamanki gibi Cassie işte,nasıl yazıyor bu kadar muhteşem kitaplar anlayamıyorum. Bence kendisi bi' büyücü.

Lady Midnight'ın en sevdiğim Cassie kitabı olmasının nedenleri ise şunlar; birincisi olay birçok karakterin çevresinde gelişiyor ve farklı bakış açılarından olayları görmek herkesi anlama olanağı sağlıyor bize. İkincisi ise kitap şu ana kadarki en duygulanarak okuduğum Cassie kitabıydı. Mekanik Prenses'te resmen hönkürerek ağlamıştım ama o sonlara doğruydu.Fakat Lady Midnight'ı okurken sürekli duygulanıp duygulanıp durdum. Bunun nedeni ise Julian'ın yüklenmek zorunda olduğu rollerdi. Julian beni yerle bir etti :(

Cassie yine kitabın sonunda hiç şaşırtmadı,kalbimi paramparça edip kargalara yem etti. Son 100 sayfa zaten o kadar şaşırtıcı olaylarla doluydu ki bir de bu kalp kırıcı olay gelince üstüne resmen darmadağın oldum ya. Duygularım çok karışık ve şu an spoiler vermeden anlatamam bu olayı o yüzden sadece kalp kırıklığından ölmek üzere olduğumu bilin yeter :(

Cassie beni yerden yere vurduktan sonra bir sürprizle gönlümü almış gibi oldu. Kitabın sonundaki A Long Conversation hikayesinde TMI karakterleri var ve bir çiftimiz evlenme yolunda büyük bir adım atıyor! Okurken resmen sevinçten ve feeeeelsten tepindim :')


Bu kadar hızlı okuduğum için kendime kızıyorum çünkü ikinci kitap Lord of Shadows Mayıs 2017'de çıkacak :(( ANNE NASIL DAYANICAAAAMMM?!?!?!?! Şimdi bu yorumu burada sonlandırıyorum,herkese elveda arkadaşlar. Son olarak şunu söylemeliyim,bu kitabı mutlaka okuyun! Eğer Ölümcül Oyuncaklar veya Cehennem Makineleri'ni pek sevmediyseniz bile bu The Dark Artifices serisine mutlaka bir şans vermelisiniz! Birkaç alıntı paylaşmazsam da olmaz tabii :D 




Why all these paintings of you? Because I'm an artist,Emma. These pictures are my heart. And if my heart was a canvas,every square inch of it would be painted over with you. 
We both see the same world,but in a different way. Ty feels the same joy I do, the joy of creation. We feel all the same things,only the shapes of our feelings are different.
When you love someone, they become a part of who you are. They're in everything you do. They're in the air you breathe and the water you drink and the blood in your veins. Their touch stays on your skin and their voice stays in your ears and their thoughts stay in your mind. You know their dreams because their nightmares pierce your heart and their good dreamd are your dreams too. And you don't think they're perfect,but you know their flaws,the deep down truth of them,and the shadows of all their secrets, and they don't frighten you away ; in fact you love them more for it, because you don't want perfect. You want them.


16 Mart 2016 Çarşamba

Kitap Alışverişi #4


Herkese merhabaa! Umarım hayatınızda her şey çok iyi gidiyordur.Gerçi ülkenin bu karmaşa,acı ve kaos dolu günlerinde ne kadar mutlu ve yolunda gidebilir ki hayatımız? Gerçekten kafamı çok kurcalıyor bu konular ve içim daralıyor -aksi mümkün değil zaten- dolayısıyla kafamı boşaltmak için bloga yazı girmeye karar verdim. Kitap yorumu yapmak içimden geçmediği için bari alışveriş yazısı gireyim dedim.Uzun süredir beklediğim bir kitap da elime ulaşınca en sonunda bugün yazıyı girmeye karar verdim. Daha fazla uzatmadan aldığım kitaplara geçiyorum.

Biliyorsunuz ki 4-13 Mart arasında CNR Kitap Fuarı vardı.Başta ilk cumartesi gitmeyi planlasam da bir aksilikten dolayı hafta içi gidebildim. Bu yüzden önce fuardan aldığım kitapları paylaşacağım.

TÜYAP'tan 20'den fazla kitap almıştım fakat okumadığım çok kitabım olduğu için ayrıca okumaya vaktim de olmadığı için bu fuar sayıyı yarıya indirerek 10 kitap aldım. Aslında 9 desem daha doğru olur çünkü Psikiyatrist'i annem için aldım :D 

Pegasus'tan annem için aldığımı da saymazsak 3 kitap aldım; Ezik,Sadece Bir Gün,Senden Geriye Kalan. İndirim vardı evet ama internette daha ucuza alabileceğim için içim biraz yanmadı desem yalan olur :D Yine de fuar havasına girip almadan edemedim maalesef. Aralarından Senden Geriye Kalan'ı okudum ve gerçekten çok beğendiğim ve oldukça etkilendiğim bir kitap oldu. Yorumunu girebilirsem girmeyi düşünüyorum fakat giremezsem de herkese tavsiye ettiğimi söyleyeyim :D 
Go!'dan iki kitap aldım ve 30 TL verdim.3 kitap 40 TL kampanyası vardı fakat istediğim başka kitap olmadığından sadece Komik Bir Hikaye ve Gölgedeki Işığım'la yetinmek zorunda kaldım.

İş Bankası Kültür Yayınları'ndan ise uzun süredir merak ettiğim ve okumayı istediğim yazarlardan biri olan Stefan Zweig'ın iki kitabını aldım; Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ve Satranç. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'i okudum ve tam olarak beklediğimi bulamasam da hoş bir kitaptı.

Yabancı'dan Lanetli Kızlar'ı aldım. Aslında aklımda Yağmurla Gelen Mutluluk'u almak vardı ama fikir değiştirip Lanetli Kızlar'ı alıverdim birden. Standda okulumun eski mezunlarından olan bir ablayla karşılaştığım için normalden biraz daha indirimle aldım kitabı,torpilim vardıı! :D 

Son olarak Novella Dinamik'e gelelim.Novella Dinamik henüz yeni bir yayınevi olmasına rağmen gerçekten müthiş kaliteli baskılar yapıyor ve fiyatları da gayet uygun. Benimle Asla Tanışamayacaksın ciltli bir kitap olmasına rağmen 15 TL'ye aldım ve resmen hazine bulmuş gibi sevindim :D

Gelelim Idefix alışverişime. İngilizce kitaplarımı niyeyse D&R'dan değil Idefix'ten alıyorum.Idefix zaten D&R'ın yan sitesi ama niye böyle bir şey yaptığım hakkında bir fikrim yok açıkçası. Her neyse,kitaplar elime gayet sorunsuz ulaştı. Aslında Snow Like Ashes ve A Court of Thorns and Roses Idefix'ten,The Raven Boys ise arkadas.com.tr'den. Arkadaş'ın çok geniş bir İngilizce kitap yelpazesi var,bakmanızı öneririm kesinlikle.                                                                                                                   Jane Eyre uzun süredir okumak istediğim bir klasik.Çocukken okumuştum elbette ancak kısaltılmış versiyonu olduğundan tam metni tamamen algılayarak okumak istedim ve onu da Idefix'ten aldım.Kargalar Meclisi de Idefix'ten.Novella Dinamik'in son bombası olan Kargalar Meclisi'nin baskısı tam anlamıyla HA-Rİ-KA! Kapağı orijinal kapağa çok yakın zaten ve iç cildi muhteşem! Hatta iç cildini kapağından daha çok beğendim diyebilirim :D Kitabın sayfalarının yanı,yani sağ kısmı ise siyah.O kadar güzel görünüyor kiii! Konusu hakkında pek bir bilgim yok fakat Grisha Dünyası'nı çok sevdiğim için direk aldım. Grisha Dünyası'nda geçmese bile alırdım büyük ihtimalle çünkü dizaynı kesinlikle olağanüstü.

Veee gelelim alışverişimin gözdesine,yazımı yazmamı bekletmemin sebebi olan kitaba. Çıkmasını yıllardır beklediğim,ön siparişteyken alıp bir de aylar boyunca satışa sunulmasını beklediğim,en sevdiğim biricik yazarımın,en sevdiğim biricik dünyasında geçen kitap.Hangi kitaptan mı bahsediyorum?? LADY MIDNIGHT! (evet bu mor çünkü tüm kitaplardan farklı olduğu için rengi de farklı olmalı diye düşündüm :D )

8 Mart'ta satışa sunuldu fakat ben Book Depository'den aldım ve tuhaf bir şekilde kitabımı 1 Mart'ta,yani çıkış tarihinden tam 1 hafta önce kargoya verdiler. 10 gün içinde elimde olması gerekiyordu ancak bu süre 15-16 gün gibi bir süreye  uzayınca direk Book Depository ile iletişime geçtim ve müşteri hizmetleri kesinlikle çok kibar ve yardımseverdi.Hatta tam bugün bana kitabın yenisini göndereceklerini söyledikleri maili aldıktan sonra kargom geldi ve resmen dünyam aydınlandı. Yurtdışından alışveriş yapmayı düşünüp korkuyorsanız Book Depository'yi önerebilirim fakat fiyatları diğer sitelere göre daha pahalı çünkü ücretsiz kargo demelerine rağmen kitabın üstüne kargo parasını ekliyorlar ve haliyle de etiket fiyatı yükseliyor. Yani biraz düzenbazlık gibi ama yine de müşteri hizmetlerinden gayet memnun kaldığım için ses çıkarmayacağım :D Gerçi Amazon gibi sitelerde üstüne kargo fiyatı eklenince BD ile aynı fiyata geliyor kitap fakat BD'de ücretsiz kargo demeleri saçma sadece :D Cassie'nin o çok özlediğim büyülü dünyasına dalmayı dört gözle bekliyorum! Fakat sınav haftası belası başımda dikildiğinden biraz ertelemek zorundayım maalesef ki. 

İşte benim yaklaşık 2 hafta içinde aldığım kitaplar bunlar. Her zaman bu kadar çok kitap almıyorum tabii ki,fuar olduğu için bu sayı bu kadar arttı,yanlış anlamayın lütfen bu kadar müsrif değilim yani :D (EVET  KONU KİTAPLAR OLUNCA O KADAR MÜSRİFİM,İNANMAYIN BANA) 

Yakın bir zamanda bir kitap yorumu girmeye çalışacağım,ki bu büyük ihtimalle Senden Geriye Kalan olur, fakat biraz önce de belirttiğim gibi önümüzdeki iki hafta sınavlarımla boğuşuyor olacağımdan bu isteğimi gerçekleştirmem biraz zor görünüyor. Umarım kısa sürede yeni bir yazıda buluşuruz! Herkese bol kitaplı günler,ülkemize de bol bol huzur ve barış diliyorum.

5 Mart 2016 Cumartesi

Tales from the Shadowhunter Academy - Cassandra Clare / Yorum


Herkese merhabaa! Nasılsınız? Umarım herkes çook iyidir. Beni sorarsanız ben iyiyim açıkçası ama biraz stresliyim.Çevremdeki herkes önümüzdeki seneki üniversite sınavına hazırlanıyor ve ben de onlara ayak uydurmak zorundayım! Oysa ki yapmak istediğim tek şey kitap okumak :( Her neyse,bu yüzden bu aralar baya meşgul olduğum için kitap okuyamıyorum ve okusam da yorum giremiyorum. Bundan dolayı da blog baya boş kaldı tabii. Bu boşluğu doldurmak için de son okuduğum novellaların yorumunu girmeye karar verdim.Aslında tek tek 10 novellanın yorumunu girmek isterdim ancak ben üşengeç bir insanım arkadaşlar,o yüzden toplu bir yorum yapma kararı aldım. Vee o zaman başlayalım.

Öncelikle seri hakkında kısa bir bilgi vereyim; seri Ölümcül Oyuncaklar'ın yan serisi ve 10 tane novelladan oluşuyor.

1-Welcome to Shadowhunter Academy
2- The Lost Herondale
3- The Whitechapel Fiend
4- Nothing But Shadows
5- The Evil We Love
6- Pale Kings and Princes
7- Bitter of Tongue
8- The Fiery Trial
9- Born to Endless Night
10- Angels Twice Descending.

Seriyi okumak için öncelikle ÖO'yu okumanız gerekli yoksa anlayamazsınız :D Serideki tüm kitaplar Simon'ın 6. kitap sonrasındaki hayatını anlatıyor. Şimdi kitabın konusunu spoilerlı anlatmaya başlıyorum,aman dikkat! :D 

(yorum genel olarak Cehennem Makineleri ve Ölümcül Oyuncaklar'dan spoiler içeriyor,üzgünüm :( )

-Ölümcül Oyuncaklar'ı okumayanlar için spoiler içerir

Biliyorsunuz ki Cennet Ateşi Şehri'nin sonunda Simon ölümsüzlüğünü ve Gölge Dünya hakkındaki tüm hatıralarını,hatta Clary hakkında olanları bile, arkadaşlarını kurtarmak için bir iblise vermişti. Kitabın sonunda ona bütün bu durumu açıklamışlardı ve Simon da öğrendiği bu gerçekleri sindirmeye çalışıyordu. 


İlk kitapta unuttuğu tüm anılar yüzünden üstünde büyük bir yük hisseden Simon Shadowhunter Academy'ye gitmeyi kabul ediyor.Çünkü eğer bir Gölge Avcısı olmayı başarırsa ve yükselirse tüm anıları geri gelecek. Çevresindeki herkes onun hatırlamasını ümitle bekliyor ve bu Simon'a çok ağır geliyor.Bu yüzden hem onlardan uzaklaşmak için hem de anılarını geri almak için akademiye gidiyor.

Akademi ortamına tamamen yabancı olan Simon tabii ki başta yabancılık çekiyor.Ayrıca bildiğiniz gibi Simon tam anlamıyla bir "geek". Savaşmayı bildiği tek yer Zindanlar ve Ejderhalar oyunu. Eski hayatında savaşmış olmasına rağmen şu an bunu hatırlamıyor ve dolayısıyla oldukça tecrübesiz. Fakat bu yolda birisi ona çok destek oluyor; oda arkadaşı George Lovelace! George da oldukça tecrübesiz olsa da ikisi bir araya gelince gerçekten eğlenceli bir çift oluşturuyorlar. 

Simon bu akademide hem Gölge Avcısı olma yolunda ilerliyor,hem yeni arkadaşlar ediniyor hem de kendini bulma yolunda önemli adımlar atıyor. 

-spoiler bitti

Cassandra Clare okumayı çok ama çok özlemişim! Ülkemizde en son yayınlanan Cassie kitabı Bane Günlükleri ancak ben hala okuyamadım onu,o yüzden en son Cassie okumamın üstünden 7-8 ay geçmişti. En son Kemikler Şehri'ni yeniden okumuştum ve ÖO'yu toptan baştan okumak istesem de vakit sıkıntım olduğu için bir türlü cesaret edemiyordum okumaya. Vee tam da TMI feels geçirirken TFSA novellalarına rastladım ve doğal olarak hemen okumaya başladıım!

TMI karakterlerini acayip özlemişim. Özellikle CAŞ'ın o kalp kırıcı sonundan sonra neler olabileceğini düşünüp durmuştum ve işte bu novellalar da tam 6. kitabın sonundan başlayarak merakımı giderdi. Hiçbir zaman Team Simon olmasam da Simon hep çok sevdiğim karakterlerden birisi olmuştur. Onun bakış açısından Gölge Dünya'yı ve karakterleri okumak muhteşem bir histi!

Novellalarda bildiğimiz karakterlerin yanı sıra yeni karakterler de giriyor dünyamıza. Genelde akademiye ders anlatmak için gelen öğretmenlerin hikayelerinde görüyoruz bu karakterleri. Tanıdığımız yeni karakterlerden birine Michael Wayland'ı örnek verebiliriz.Hikayesini bilsek de bu hikayeyi parabatai'ı Robert Lightwood'dan dinlemek onu daha iyi tanımamızı sağlıyor.Ayrıca Simon'ın oda arkadaşı George'u da çok sevdim. Simon'la olan ilişkileri acayip komikti :D 

Gelelim daha önceden tanıdığımız karakterlere. 3 gün içinde çıkacak olan The Dark Artificies serisinin karakterleri olan Emma Carstairs,Julian Blackthorn ve Mark Blackthorn'u daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. (bu arada Mark'a sanırım şimdiden aşık oldum) Yine Cehennem Makineleri serisinden tanıdığımız ve The Last Hours serisinde de olacak olan Tessa,WILL (büyük yazmasam olmazdı çünkü WILLIAM OWEN HERONDALE'den bahsediyoruz,lütfen...) , Cecily,Gabriel'in Cehennem Makineleri'nden sonraki hayatına tanık oluyoruz.                                                                                                                              Will benim uzun bir süredir favori kitap karakterim,dolayısıyla ona umarsızca aşık olduğumu söylesem yanlış olmaz. Çünkü o mükemmel,her Herondale gibi... İki novellada onun hakkında hikayelerin bulunması sevinçten kalbimin havalanıp uçmasına sebep oldu. Ayrıca Will'ciğimizin oğlu James Herondale'i de oldukça yakından tanıma fırsatı buluyoruz çünkü Nothing but Shadows novellası tamamen onunla alakalı! Ve ben tabii ki James'e de BA-YIL-DIM! 
Gelelim novellaları okurken hissettiklerime.Simon'ın ana karakter olduğu bir seride kahkaha atmanın kaçınılmaz olduğunu tahmin etmişsinizdir.Dolayısıyla okurken bolca güldüm,çünkü Simon muhteşem komik! Fakat bunun yanında Simon'ın hatırlamaması çevresindekilerle ilişkilerini oldukça karmaşık ve üzücü bir hale getiriyor. Izzy'yi hatırlamıyor,Clary'yi hatırlamıyor.Ve bunun sonucunda novellalar boyunca ağlak bir Naz çıkıyor ortaya. Eski Simon ve yeni Simon kavramı çok göze çarpıyor bu novellalarda. Simon eski hayatını ve arkadaşlarını hatırlamayı çok istiyor ancak bu imkansız. Izzy ile bir ilişkiye başlamak istiyor çünkü onu hala seviyor ancak Izzy'nin yeni Simon'ı değil eski Simon'ı sevdiğini düşünüp ondan uzak duruyor. Keza Clary ile ilişkisi için de benzer bir durum söz konusu. Herkesten uzaklaşan Simon'ın iç dünyasındaki karışıklık gerçekten beni depresyona soktu diyebilirim.Ben sana kıyamam benim minnak geek'im. Tek üzüldüğüm Simon değildi tabii.Hikayelerde anlatılan yan karakterlerin de hikayeleri zaman zaman içimi dağladı. Cassie hep bizi acılar içinde kıvrandırmak zorunda zaten...

Bu 10 novella arasındaki favori dörtlüm ise The Whitechapel Fiend,Nothing But Shadows,Bitter of Tongue ve Born to Endless Night. 

The Whitechapel Fiend,Will'in bulunduğu novella ve kesinlikle en sevdiğim novella bu oldu. Onun o alaycı tavırlarını,kibrini o kadar özlemişim ki! Aaah Wiiil!! Hatırladıkça fangirl moduna giriyorum resmen! 

Little James Herondale, age two, was in fact holding a dagger quite well.He stabbed it into a sofa cushion,sending out a burst of feathers.
"Ducks," he said,pointing at the feathers.
...
"Where did he find the dagger?" Tessa asked.
"It's possible I took him to the weapons room," Will said.
"Is it?"
"It is,yes. It's possible."
"And it's possible he somehow got a dagger from where it is secured on the wall, out of his reach." Tessa said.
"We live in a world of possibilities," Will said.

Gelelim Nothing But Shadows'a. Bu novellada James'i tanıma fırsatını buluyoruz. Birkaç sayfa Will de görünüyor tabii :D James bu novellada akademiye başlıyor ve hem kendini tanıyor hem de parabatainı buluyor. Kesinlikle bu da favori ikinci novellamdı! Çünkü James de babası kadar muhteşem bir çocuk! Will ve James'in birkaç diyaloğunu yazmak istiyorum hemen :D

"Mother says you can never drive an automobile," said James.
"She made me and Lucie promise that if you ever did, we would not climb into it."
"Your mother was just joking."
James shook his head. "She made us swear on the Angel."
__________________________
"Your mother says she will be brave and keep a stiff upper lip," said Father. "Americans are heartless. I will cry into my pillow every night." 

                                                                                                                                                                                                                  Bitter of Tongue ise Mark Blackthorn'u tanıdığımız hikaye. Bu hikayede ise Mark'ın yaptığı fedakarlıklar ve genel olarak Mark beni büyüledi. Sanırım Lady Midnight'ı okuduktan sonra kendisine geri dönülmez bir şekilde aşık olacağım. (Kimsenin Will'i yenemeyeceğini söyleyeyim.) Ayrıca bu en üzücü novellalardan biriydi kesinlikle,kalbim acıdı Mark için :(                                                                                                                                                                                                                                         "Tell the Clave that I have saved more Shadowhunter lives, that I will be a Shadowhunter and be damned to them, that I will be a faerie and curse them! And tell my family that I love them, I love them, and I will never forget. One day I will go home."



Ve favorim olan son hikaye,Born to Endless Night. Bu bir Malec hikayesi. Malec benim favori çiftlerimden biri ve tüüüüm hikaye Malec'e adanınca bunun favori hikayelerimden biri olması kaçınılmazdı. Kitabın tanıtımında yazıyor şimdi yazacağım şeyler ancak okumak istemeyenler olabileceğini düşündüğüm için spoiler uyarısı koyuyorum :D 

 -spoiler- Akademinin kapısının önüne bir büyücü bebek bulunuyor ve o sırada akademide olan Magnus'a bebekle ne yapılması gerektiği danışılıyor. Akademiye Magnus'la birlikte gelmiş olan Alec ise bebeği görür görmez sahipleniyor ve geçici olarak Magnus'la bebeğe bakmaya karar veriyorlar. Bebeğe bakmaya çalışırken yaşadıkları olaylar,tüm Lightwood'ların bebek için seferber olması o kadar tatlıydı ki! Okurken gözlerimden kalpler çıktı resmen! -spoiler bitti-




Genel olarak çok ama çoook beğendiğim hikayeler oldu TFSA novellaları.En sevmediğin hikaye ne diye sorarsanız büyük ihtimalle The Evil We Love derim çünkü bu novella Valentine ile ilgili ve oldukça nefret ettiğim bir karakter olduğundan bu novellayı bir türlü sevemedim. Novellanın sevdiğim tek yanı Michael Wayland'ı tanımış olmamız oldu. Biliyorum ben yine çok ama çok konuşup -ya da yazıp- kafanızı şişirdim. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ediyorum size. Son olarak novellaların kapaklarının bir puzzle olduğunu söyleyerek bitiriyorum yazıyı. Her kapak büyük bir resmin parçası ve tüm novellaların yayınlanmasıyla ortaya çıkan resim yandaki resim oluyor. Eğer ki Lady Midnight çıkana ya da çevrilene kadar oyalanacak ve özleminizi giderecek ve yeniden o büyülü Gölge Avcısı dünyasına dalmanızı sağlayacak bir seri arıyorsanız TFSA'yı okumanızı şiddetle öneririm! :D