29 Haziran 2019 Cumartesi

Hava ve Karanlık Kraliçesi (Queen of Air and Darkness) - Cassandra Clare / Kitap Yorumu


Ya gerçek aşkın bedeli lanetlenmekse?

Gölge Avcıları’nın kutsal kalesi olan Meclis Salonu’nun basamaklarında masumların kanı dökülüyor. Livia Blackthorn’un trajik ölümünün ardından Konsey, iç savaşın eşiğinde. Blackthorn’lardan bazıları büyücüleri kırıp geçiren hastalığın tedavisini bulmak için Los Angeles’a kaçıyor. Bu arada, Emma ve Julian yasak aşklarını unutmak için umutsuzca adımlar atarken, bir yandan da Ölülerin Kara Kitabı’nı geri almak için Periler Diyarı’na, tehlikelerle dolu bir göreve gönderiliyorlar. Saraylar’da buldukları sır Gölge Avcıları’nın dünyasını paramparça edebilir ve gelecek, hayal bile edemeyecekleri kadar karanlık bir hal alabilir. Zamanla yarışan Emma ve Julian, parabatai lanetinin ölümcül gücü onları ve sevdikleri herkesi yok etmeden önce Gölge Avcıları’nın dünyasını kurtarmak zorunda.

Keder bizi güçsüzleştirmez, bizi insan yapar.




Sayfa Sayısı: 950
Baskı Yılı: 2019
Orijinal Adı: Queen of Air and Darkness
Seri Adı: Karanlık Sanatlar (The Dark Artifices)
Seri Sırası: 3/3
Goodreads Puanı: 4.39 / 5

__________________________________________________________________

Herkese merhabalar! Bugün sizlerle çok sevdiğim bir seri olan Karanlık Sanatlar serisinin son kitabı Hava ve Karanlık Kraliçesi'nin yorumunu paylaşacağım. Açıkçası bu seriyi bitirdiğim için içim fazlasıyla buruk çünkü bu serinin bazı karakterleriyle ancak 2022 yılında çıkacak olan The Wicked Powers isimli seriyle tekrar bir araya gelebileceğiz. Yani beklememiz gereken onca yıl var... Kitabı bitirmemin üstünden yaklaşık bir hafta geçti aslında ama yine de yorumu girmeyi erteledim çünkü bu yorum benim için seriye bir veda olacaktı. Tamam tamam, daha fazla giriş kısmını uzatıp duygulara boğulmadan yorumuma geçiyorum. Son kitabın yorumunu okumadan önce ilk iki kitap hakkında düşüncelerimi de merak ediyorsanız Geceyarısı Leydisi'nin yorumu için buraya, Gölgelerin Lordu'nun yorumu içinse buraya tıklayabilirsiniz.

- Gölgelerin Lordu'nu okumamış olanlar için spoiler içerir-

İkinci kitap Annabel Blackthorn'un Idris'teki sorgusu esnasında çıldırarak etrafa dehşet saçması ve bunun sonucunda Robert Lightwood ve Livia Blackthorn'un ölmesiyle bitmişti hatırlarsınız ki. Bu kargaşa esnasında Emma Cortana ile Mortal Sword'u taşıyan Annabel'e karşı çıkarken o kutsal kılıcı paramparça ederek herkesi şoka sokmuştu. Ortalığı yakıp yıkan Annabel ise Ölülerin Kara Kitabı'nı da alarak ortadan kaybolmuştu. Üçüncü kitap işte tam da bu duygusal terörün devamını anlatıyor bize. İlk olarak ciğerimizi parçalayan bir süreci okuyoruz kitapta; Livvy'nin cenazesine hazırlık. Bu kısımları okurken ciddi anlamda kalbimin paramparça olduğunu hissettim. Tüm Blackthorn'lar ve Emma öylesine çaresizdi ki, o sayfalarda sürekli OFFFF diyip okumayı bırakmak zorunda kaldım duygu yoğunluğundan ötürü. Hala kalbim çok kırık...

İç parçalayan bu cenazeden hemen sonra Julian ve Emma yeni konsül olan Horace Dearborn tarafından çağırılıyor. İkisinin birbirine aşık olduğunu öğrenmiş olan pislik Horace ise onların Peri Diyarı'na Annabel'i bulma göreviyle gönderileceklerini ve eğer bu teklifi kabul etmezlerse aralarındaki ilişkiyi herkese duyuracağını söyleyerek Emma ve Julian'ı tehdit ediyor. Çevrelerindeki insanları tehlikeye atmaktan korkan Jemma ikilisi ise mecburen bu görevi kabul ederek fazlasıyla tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorlar. Horace & Zara Dearborn gibi Aşağıdünyalılar'ın düşmanı olan Gölge Avcıları tarafından ele geçirilen Konsey, tüm Aşağıdünyalılar'ı kayıt altına almak isteyen bir kural çıkarmaya çalışırken sağduyulu Gölge Avcıları (Jia Penhallow, Diana Wrayburn ve destekçileri) ise Konsey'in bu acımasız kararına karşı gelmeye çalışıyorlar. Anlayacağınız kitapta sevdiğimiz karakterler her açıdan büyük bir savaşın içinde buluyorlar kendilerini.

-spoiler bitti-

Hava ve Karanlık Kraliçesi benim için Gölgelerin Lordu'ndan daha başarılı bir kitaptı. Gölgelerin Lordu'nun yorumunda kitapta gereksiz uzatıldığını düşündüğüm yerler olduğunu söylemiştim. Bu kitap ise serinin en kalın kitabı olmasına rağmen ve ben çok büyük bir reading slump yaşıyor olmama rağmen gerçekten fazlasıyla akıcı ve merak uyandırıcıydı ve ikinci kitabın aksine gereksiz gördüğüm yer sayısı çok çok azdı. Olay örgüsü özellikle 200'lü sayfalardan itibaren aşırı heyecanlı bir hal aldı. Kitapla o kadar bütünleşmişim ki gözlerimin ağrısından ötürü kitabı okumayı bıraktığımda beni penceremden sabah ışıkları karşıladı :D 

Heyecanın sürekli tavan olduğu ve karakterlerin duygularının ise sürekli acı verici derecede yoğun olduğu bu kitap gerçekten dengemi altüst etti. Malum kişinin ölümünden sonra bu kitabın hüzün dolu olacağını tahmin etmiş olsam da gerçekten bu kadarını da beklemiyordum. Tüm Blackthorn'ları, ve tabii ki Emma, Cristina ve Kit'i de, kocaman bir battaniye ile sarıp sarmalayarak hepsine onları ne kadar sevdiğimi ve her şeyin yoluna gireceğini söylemek istedim kitap boyunca. Cassandra yazdığı karakterlere acı çektirmeyi neden bu kadar çok seviyor gerçekten anlamış değilim. Ama yine de kadının hakkını vermek gerek, gerçekten karakterlerin duygu dünyasını okuyuculara çok iyi bir şekilde aktarıp bizi de onların bulunduğu azap kuyusuna çekmeyi çok iyi başarıyor. Karanlık Sanatlar serisinin Cassie'nin karakter derinliği açısından en başarılı serisi olduğunu düşünüyorum. Her kitabında ve serisinde kendini geliştiriyor ve Karanlık Sanatlar da bana göre Cassie'nin ustalık eseri olarak nitelendirilebilir karakterlerin başarısı açısından. Serinin her kitabında karakter sayısını arttırmasına rağmen hepsini çok başarılı bir şekilde işleyerek hepsine bir şekilde yakınlık duymamızı sağlayabiliyor. Gaddar bir kadınsın ama ne yazık ki seni seviyorum Cassandra.

Yukarıda değindiğim gibi, kitapta heyecan sürekli dorukta çünkü her karakter farklı bir şeyle uğraşıyor. Bir sayfada Jemma'yı Periler'in arasında hayat mücadelesi verirken okuyoruz, bir başka sayfada Ty ve Kit'in deli planını uygulamaya koymasını görüyoruz, bir başka sayfada Diana ve Jia'nın Konsey'e karşı dik duruşlarını okurken bir yandan da Mark-Cristina ve Kieran üçlüsünün maceralarını görüyoruz. Çok girift bir olay örgüsüne sahip olmasına rağmen tüm bu dağınık olaylar kitabın sonunda çok ama çok başarılı bir şekilde sonuçlandırılıyor ve biz de sadece vay be diyerek tepki verebiliyoruz.

Kitapta en heyecanla ve ilgiyle okuduğum kısımlardan biri Thule'da geçen olaylardı. Keşke Cassie o evren hakkında bir novella yazsa da oradaki mücadelenin nasıl sonuçlandığını öğrenebilsek. Kitabın en muazzam kısımları ise son 150 sayfaydı. Aman Allah'ım, neler oldu öyle! O 150 sayfa boyunca heyecandan yerimde duramadım ve çok fena gerildim. Yapılan betimlemeler o kadar gerçekçiydi ki okurken kendimi kitabın bir parçası gibi hissettim. Uzun zamandır bu kadar başarılı betimlenmiş aksiyon dolu sahneler okumamıştım, Cassandra beni yine büyülemeyi başardı.

Karakter gelişimlerinden bahsedelim biraz da. Doğal olarak bu kitapta birçok karakteri en iyi versiyonunda okuduk. Julian'ın parlak zekasının en iyi sonuçlarını gördük, Emma'nın o güçlü ve yıkılmaz görüntüsünün altında ne kadar kırılgan bir insan olduğuna şahit olduk, Ty'ın analitik zekasına ve kararlılığına hayran kaldık, Dru'nun korkusuzluğunu ve muhteşemliğini nihayet okuyabildik, Mark'ın hem Peri hem de Gölge Avcısı yanını kabullenmesini ve bunları çok iyi kullanmasını izledik, Cristina'nın pamuk gibi kalbinin yanında ne kadar güçlü bir savaşçı olduğuna tanıklık ettik, Kit'in soğuk ve umursamaz tavırlarının altında sevdiklerini ölümüne koruyacak bir kalbi olduğunu fazlasıyla keşfettik, Diego'nun neden Perfect Diego diye isimlendirildiğini anlamış olduk, Jaime ile iyice tanışma şansını yakaladık, Kieran'ın Peri ırkının çoğunun aksine ne kadar yüce gönüllü olduğunu tamamen anladık, Diana'nın ise her zamanki gibi müthişliğini okuduk. Öte yandan Helen ve Aline'in sürgünden dönmesiyle o ikisini de tanıma şansına sahip olduk. Helen'in ailesinin yaşadığı birçok olaya tanıklık edememiş olmasının üzüntüsünü, ailesiyle yakın olmaya çalışsa da bir türlü onlara ulaşamamasının hayal kırıklığını onunla birlikte yaşadık ve biz de onun kadar üzüldük. Aline'in ise karısını korumak için yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını ve onu sinirlendirmekten kaçınmamız gerektiğini öğrendik :D Aline bence gerçekten aşırı tatlı bir karakter ve Helen'i korumak için içinden bir canavar çıkarttığı kısımları okurken çok ama çok eğlendim. Haline çiftini daha fazla okumak için şansımız olmasını umuyorum o yüzden.

(spoiler: Kitabın sonunda Kitty ikilisinin kavuşamamış olması ve özellikle de Kit'in kalp kırıklığı beni bi-tir-di. Aklıma geldikçe hala canım yanıyor. Benim minik Herondale'im, Cassie seni diğer Herondale'ler gibi mutlu etmezse onun yakasına yapışacağım merak etme. Sarı şeytanım benim seni seviyorum :( )

Bu kitapta Ölümcül Oyuncaklar serisinden karakterlerimizi de ilk iki kitaba kıyasla daha fazla gördük. Clace ve Malec bu kitapta önemli yer tutan kişilerdi. Cassie'nin eski karakterlerini yeni serilerine dahil etmesini gerçekten çok seviyorum, böylece o eski karakterlerin hayatlarından da haberdar olabiliyoruz ve onlarla da bağımız kopmamış oluyor. Nitekim bu kitapta Clary'nin ne kadar önemli bir Gölge Avcısı olduğunu ve o olmasaydı her şeyin çok farklı olacağını anlıyoruz. Çoğunluk Clary'yi sevmese de ben kendisini çok seviyorum, minik kızıl kızım benim *-*. Malec ikilisinin bu kitapta bu kadar yer tutacağını bilmiyordum ve onları fazlasıyla okuma şansına sahip olunca gerçekten çok sevindim. Malec benim Cassie'nin yarattığı karakterler arasında en shiplediğim ikili olabilir o yüzden sürekli bu ikiliye maruz bırakılmak istiyorum. İkisinin ana karakter olduğu The Eldest Curses serisinin ilk kitabı olan Red Scrolls of Magic'i de kitap elime ulaşır ulaşmaz okumaya başlayacağım. MALEC FOREVA! 

Kitabın sonunda bonus olarak kısa bir Clace hikayesi okuyoruz. Okurken kendimi ağlamamak için zor tuttum. Bu karakterler resmen elimizde büyüdü ve tabii biz de onlarla büyüdük. Yaşadıkları onca şeyden sonra bu noktaya gelmiş olduklarını görmek beni gerçekten çok duygulandırdı. Cassie, sen işini çok iyi biliyorsun...

Kitapta sevmediğim yerlerden bahsedeyim biraz da. Gölgelerin Lordu'nun yorumunda da sevmediğimden bahsettiğim bir şey vardı; Mark-Cristina-Kieran'ın dahil olduğu aşk üçgeni... Bu durum Hava ve Karanlık Kraliçesi'nde katlanarak devam ediyor. Kitapta gereksiz uzatıldığını düşündüğüm kısım da buydu zaten. Bu aşk üçgenindeki karakterlerin hepsini seviyorum fakat gerçekten böyle bir ilişkinin olması bana aşırı saçma geliyor. Kitapta karakter kıtlığı varmış gibi bu aşk üçgenini yaratmanın sebebi nedir Cassie'cim? İşte bu aşk üçgeni ikinci kitaptan bile daha fazla yer tuttuğu için benim sinirimi bozan bir olay oldu kitapta. Beni rahatsız eden bir diğer durum ise kitabın başında Julian'ın Magnus'tan aldığı yardım (!) oldu. Bizim bildiğimiz Julian kesinlikle gidip Magnus'tan kendisine böyle bir büyü yapmasını isteyecek sorumsuzlukta birisi değildi o yüzden bu davranışı bana mantıksız geldi. Yine de yaptığı bu hareketi yastan ötürü yaptığını düşünürsek azıcık mantığa oturtabiliyoruz. Ama bu büyü olayı kitap boyunca çevresindeki herkese, özellikle de Emma'ya, acı verdi ve Jules'un bu kadar düşüncesiz davranmış olması beni çileden çıkardı. Her şeye rağmen Jules benim bebeğim ve kendisine fazla kızgın kalamıyorum. Ne yapsan kabulümsün Julian Blackthorn, sana çok fena aşığım.

Sonuç olarak yine bu kitapta da sevmediğim kısımlar olsa da kitabın olay örgüsünün muazzamlığı, içerdiği aksiyonun beni sürekli heyecandan delirtmesi, karakter gelişimlerinin çok iyi olması ve bu karakterlerin duygularının çok çok çook iyi anlatılmış olması sebebiyle kitap benden tam puan aldı. Çünkü cidden bu sevmediğim kısımlar bile kitabın genel harikalığını bozacak unsurlar değildi benim gözümde. Fakat serinin üç kitabı içerisinde hangisini en çok sevdiğimi soracak olursanız cevabım kesinlikle Geceyarısı Leydisi olacaktır. Yine de Hava ve Karanlık Kraliçesi'nin de bu serinin finaline fazlasıyla yakışır bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu seriyi okumadıysanız LÜTFEN lütfen LÜTFEN okuyun ve çevrenizdekilere de okuyun. Herkes Julian Blackthorn isimli minik tatlı cupcake ile tanışmalı.

Bu seriyi bitirmiş olmanın hüznü hala içimde bir yara olarak duruyor. Cassie'nin yeni serisi olan The Last Hours'un bir an önce çıkmasını ve bir an önce Gölge Avcısı dünyasına dönebilmeyi istiyorum. Bir yandan da 2022'ye kadar gün sayarak The Wicked Powers serisinin çıkmasını ve böylece Kit, Ty ve Dru'yu ana karakter olarak okuyabilmeyi bekliyor olacağım. The Wicked Powers'ta muhtemelen Ash'i de göreceğiz, bu yüzden de çok heyecanlıyım. Seni gerçekten çok seviyorum Cassandra Clare ve 90 yaşına da gelsem kitaplarını aynı heyecanla okumaya devam edeceğim.

Soldan sağa; Diana, Kit, Ty, Church, Mark, Julian, Emma, Cristina, Kieran, Diego, Dru ve Jamie.


Size kısaca bendeki kitabın baskısından bahsetmek istiyorum. Bendeki versiyon Margaret K. McElderry Books'un ciltli versiyonu. Cildinin iç kısmında ise yukarıda görebileceğiniz MUAZZAM bir illüstrasyon var. Kitap elime ulaştığından beri açıp açıp bu illüstrasyona bakıp feeelsss geçiriyorum. Artemis Yayınları'nın baskısında var mı bilmiyorum ama umarım vardır çünkü gerçekten harika bir çizim.



Ayrıca kitabın içinde de birçok illüstrasyon vardı. Bunlardan spoiler içermeyen bir tanesini de hemen yana ekledim. Bu illüstrasyonda biricik muhteşem Emma'mızın ne kadar harika olduğunu görüyoruz. Hikayeyi okurken karşıma çıkan bu başarılı çizimler beni kitaba fazlasıyla bağladı. Okurken sürekli bir sonraki illüstrasyonun nerede olacağını ve hangi olayı anlatacağını düşündüm durdum. Kitaba gerçekten çok güzel bir hava katan bu çizimler keşke her kitapta olsaydı diye geçirdim içimden.



Son olarak kitaptan sevdiğim alıntıları da paylaşarak Karanlık Sanatlar serisine veda ediyorum. Blackthorn'lar, Emma, Diana, Kit, Cristina ve hatta Kieran; sizleri çok özleyeceğim. Cassie'ye de bize bu karakterleri tanıma fırsatını sunduğu için öpücüklerimi gönderiyorum. Herkese sevgiler!

Sometimes the bravest thing we can do is confront our own failings.

That's growing up, isn't it? Figuring out that adults are people with their own issues and secrets.

At the edge of everything, love and faith have always brought me back, and back to you.

I could always fight any demons but my own. Since I met you, Clary, you have been the blade in my hand, even when I carried no weapons. You were my sword and shield against every moment I felt worthless, agains every moment I hated myself, against every time I thought I wasn't good enough.

You're the only person I've ever loved like this, and I know you're the person I ever will. And I'm not myself without you, Emma. Once you dissolve dye in water, you can't take it back out. It's like that. I can't take you out of me. It means cutting out my heart, and I don't like myself without my heart.





24 Haziran 2019 Pazartesi

Lord of Shadows (Gölgelerin Lordu) - Cassandra Clare / Kitap Yorumu



“Ruhunuz için ruh eşinizi feda eder miydiniz?”

Bir Gölge Avcısı’nın yaşamının sınırları, görevle belirlenmiş, onurla kısıtlanmıştır. Bir Gölge Avcısı’nın sözü, ciddi bir vaattir ve hiçbir yemin, parabatai’leri birbirine bağlayan yeminden daha kutsal değildir. Birlikte savaşmaya, birlikte ölmeye ama birbirlerine asla âşık olmamaya yemin etmişlerdir.
Emma Carstairs, parabatai’si Julian Blackthorn’la aralarındaki aşkın yalnızca yasaklanmadığını, ikisini de yok edebileceğini öğrenmişti. Julian’dan kaçabileceğini biliyordu. Ama Blackthorn’lar dört bir yandan düşmanlarla kuşatılmışken onu nasıl yalnız bırakabilirdi ki?
Tek umutları, korkunç bir büyü gücünü barındıran Ölülerin Kara Kitabı’ydı. Herkes o kitabı istiyordu. Bulabilecek olansa yalnızca Blackthorn’lardı. Bu yolda kanlı tehlikeler onları bekliyordu ve hiçbir söze güven olmazdı. Ancak birileri Julian’ın sırlarını ortaya çıkarıp Los Angeles Enstitüsü’nün yönetimini ele geçirmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaktı.
Aşağı Dünyalılar, Meclis’le karşı karşıya geldiğinde ise Gölgelerin Lordu onlar için yeni bir tehdit oluşturacaktı. Unseelie Kralı, en iyi savaşçılarını, Blackthorn kanı taşıyan herkesi avlamaya ve Kara Kitap’ı bulmaya göndermişti.
Tehlike giderek yaklaşırken Julian, kimsenin tahmin edemeyeceği bir düşmanın iş birliğine bağlı olan riskli bir plan yaptı. Ama başarı, ancak bir bedel karşılığında onun olabilirdi. Ve ne Julian ne de Emma olabilecekleri hayal edebilirdi. Sevdikleri herkesi ve her şeyi etkileyecek, kanlı bir mücadele onları bekliyordu...

GERÇEK AŞK, BÜTÜN BÜYÜLERİ ETKİSİZ KILAR.

Sayfa Sayısı : 735
Baskı Yılı : 2017
Orijinal Adı: Lord of Shadows
Seri Adı: Karanlık Sanatlar (The Dark Artifices)
Seri Sırası: 2 / 3
Goodreads Puanı: 4.52 / 5

___________________________________________________________


Herkese merhabalar, nasılsınız? Umarım hepiniz çok iyisinizdir. Şu an bu yazıyı okuyan sizler daha önce bloguma denk geldiniz mi bilmiyorum fakat denk gelmemiş olma ihtimaliniz çok yüksek çünkü tam tamına iki buçuk yıldır kitap yorumu yapmıyorum maalesef ki... 2016 yılında üniversite sınavına hazırlık sürecimle başlayan bu mola döneminin bu denli uzun süreceğini ben de beklemiyordum. Sınav sonrası çok istediğim bir üniversitede çok sevdiğim bir bölüm kazanmış olsam da muhtemelen sınav yorgunluğundan ötürü kitap okuma alışkanlığım kötü anlamda etkilendi. Üniversitenin ilk senesinde okuduğum hazırlık sınıfının da fazlasıyla ağır olması nedeniyle okumaya zaman ayıramadığım için blogla da ilgilenemedim. Hazırlığın ardından bölümümdeki birinci senem de fazlasıyla yoğun geçti fakat bu seneyi de atlatınca NİHAYET bloguma geri dönmeye karar verdim. 

Şimdi diyeceksiniz ki muhtemelen "öf ne kadar uzattın, yoruma geç artık." Haklısınız arkadaşlar... Fakat aranızda daha önce yazılarıma denk gelmiş olanlar varsa her zaman çenesi düşük bir insan olduğumu bilirler :D Öte yandan uzun zamandır kitap yorumu yapmamış olduğum için fazlasıyla da heyecanlıyım, o heyecandan kaynaklı biraz da bu gereksiz detaylara girmem :D Tamam tamam, daha fazla uzatmadan sizin bu yazıda okumak istediğiniz şeye, yani Gölgelerin Lordu'nun yorumuna başlıyoruum.

Biliyorsunuz ki ilk kitap Emma'nın gizli düşman olan Malcolm Fade'i öldürmesiyle bitmişti. Bu olay sonucunda problemlerin çözülmesi ve tehditlerin ortadan kalkması beklenirken aksine Los Angeles'ta büyük deniz iblisleri saldırılarının ortaya çıkması işlerin hiç de beklenildiği gibi gitmediğini gösteriyor bu kitapta. Idris'teki meclis bu sorunu çözmeye odaklanırken doğal olarak Blackthorn'lar da bu soruna kendi sırlarını ifşa etmeden bir çözüm aramaya başlıyorlar. Biliyorsunuz ki Los Angeles Enstitüsü'nü yöneten kişi kağıt üstünde Arthur Blackthorn olsa da aslen yöneticilik görevini herkesten gizli bir şekilde Julian sürdürüyordu. Amcasının akıl sağlığının yerinde olmamasından ötürü daha yalnızca 12 yaşındayken devraldığı ve yıllarca bir sır olarak sürdürdüğü bu görev ifşa olursa Enstitüyü ve tüm kardeşlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak olan Julian'ın bunu engellemek için attığı adımları okuyoruz bir yandan da. Hem iblis saldırılarının sebebini bulmaya çalışıp hem de Malcolm'un ölüsüyle okyanusta kayıplara karışan Ölülerin Kara Kitabı'na ulaşmaya çalışan Blackthorn'lar bu yolda birçok kanlı tehditle başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ayrıca yine hatırlayacaksınız ki Geceyarısı Leydisi'nin sonunda Emma ve Julian'ın parabatai lanetini tetiklememek için birbirlerine aşık olamayacaklarını kabullenmişlerdi. Hatta Emma bunu sürdürmek için Mark ile bir ilişkiye başlayarak Julian'ı kendinden vazgeçirmeye karar vermişti. Julian-Emma-Mark ilişkisi de bu kitabın küçük bir kısmında da olsa yer bulan bir ilişki dolayısıyla. 

Konuyu özetleme kısmında çok başarılı olmadığımın farkındayım fakat bunun nedeni spoiler vermekten korkuyor olmam. Çünkü kitabın başladığı noktayla bittiği nokta arasında o kadar fark var ki şu an size ne söylesem okuma zevkinizi kaçırmış olurum. Olay akışı fazlasıyla sürprizlerle dolu olduğu için özet kısmını bu kadarla sınırlı tutarak kitap hakkındaki yorumlarıma geçmek istiyorum.

Şunu söyleyeyim, ben Cassandra'ya gerçekten bayılıyorum, GERÇEKTEN. Kadın sonsuza dek kitap yazsa sonsuza dek sıkılmadan okuyacağıma o kadar eminim ki... Yarattığı karakterler, olay örgüleri, serileri ve bu seriler içindeki karakterler arasında kurduğu bağlar bana göre gerçekten fazlasıyla başarılı ve Karanlık Sanatlar serisi de bu unsurlar açısından Cassie'nin başarısını kanıtlayan bir seri. Gölgelerin Lordu'nda, daha önce de bahsettiğim gibi, olay örgüsü A noktasından başlayıp Z noktasında bitiyor resmen. Çoğu kitabında da olduğu gibi bu kitabında da Cassie okuyucuyu şaşırtmayı ve kitaba bağlı tutmayı iyi bir şekilde başarmış. Fakat bazı olayların biraz gereksiz uzun tutulduğunu düşünüyorum, kitap 735 sayfa olacağına bir elli-altmış sayfa daha kısa olabilirdi gibi. Yine de olay örgüsü kitabın çok büyük bir çoğunluğunda tatmin edici ve merak uyandırıcı bir şekilde ilerliyor
SPOILER 
Mark ve Cristina arasındaki bağlama büyüsü -bunun Türkçe çevirisi tam olarak böyle mi yapıldı bilmiyorum çünkü ben kitabı orijinal dilinde okudum ve İngilizcede binding spell diye geçiyordu- bence gerçekten çok gereksiz uzundu mesela.
SPOILER BİTTİ

Benim için olayın koptuğu yer kitabın sonu oldu. Kitap bittiğinde FAZLASIYLA sinirliydim ve kitabı duvara fırlatmamak için kendimi zor tuttum. Dediğim gibi, Cassandra her kitabında okuyucuyu şaşırtacak bir şey buluyor fakat bunu yapmak için kurguladığı olay ciddi anlamda çok saçmaydı. İşte bu olay benim kitaptan puan kırmama sebep oldu. 
SPOILER: 
Livvy'yi nasıl NASIL nasıl NASIL öldürürsün sen vicdansız kadın!?!?!?!?! Hiç mi düşünmedin Ty ne hale gelecek, Jules bebeğim ne kadar mahvolacak diye? Hayır yani, biz bunları okurken kalbimiz dağlanıyor sen nasıl bu kadar rahat şekilde yazabiliyorsun bu sahneleri. Özellikle Julian'ın Livvy'nin ölü bedenini kucağına alıp ağlaması beni KAHRETTİ. Hala aklıma geldikçe kalbim acıyor ve çok fena delleniyorum. Bir de bu yetmezmiş gibi Robert Lıghtwood'u da öldürdün. Ah benim minik Alec ve Izzy'ciğim... Cassie'nin size çektirmediği kalmadı zaten; küçük kardeşiniz Max'i elinizden aldığı yetmiyormuş gibi bir de babanızı katletti vicdansız kadın. Tüm Blackthorn'ları ve sizi kucaklamak istiyorum yavrularım benim :(((((  
SPOILER BİTTİ




Şimdi de karakterler hakkında ne düşündüğüme geçelim. İlk kitabın yorumunda da bahsetmiştim, ben bu serinin her bir karakterini ayrı ayrı çok seviyorum. Favori karakterim şüphesiz Julian olsa da tüm Blackthorn'ların kalbimde apayrı bir yeri var. Julian'ın bu kitapta ailesini korumak için yapabileceklerini fazlasıyla görüyoruz, bu amaç uğrunda bir yapacaklarının bir sınırı olmadığını da anlıyoruz dolayısıyla. Öte yandan hala Emma'nın aşkıyla eriyip bitmesini ve Emma'nın Mark'a aşık olduğunu düşünmesiyle çektiği acıyı Cassandra o kadar güzel aktarıyor ki bize, okurken sürekli "YA AMA YAA OFFF" nidalarıyla Jules'un çektiği acılar yüzünden yakınıp durdum. Ayrıca şunu eklemek istiyorum Julian Atticus Blackthorn resmi olarak benim en sevdiğim Cassandra Clare karakteri statüsüne yükseldi. Üzgünüm Will Herondale, senin de kalbimde her daim bambaşka bir yerin olacak olsa da artık Jules tahtını ele geçirdi... Julian'a kendi sözlerinden bir alıntıyla aşkımı ilan etmek istiyorum:



"Break my heart, he said. "Break it in pieces. I give you my permission."



Gelelim Emma'ya. Kitap boyunca aslında onun da Julian'a karşı olan hisleriyle savaşmasını görüyor ve ona da fazlasıyla üzülüyoruz. İlk kitabın sonunda kendisine fazlasıyla kızmıştım Mark ile bir ilişkiye başladığı için. Bu kızgınlık Gölgelerin Lordu'nda çok devam etmese de yerini bir siteme bıraktı ve sürekli Julian'a parabatai lanetinden bahsetmesini bekledim. Yani çünkü neden bahsetmeyesin ki Emma? Benim minik tatlı bebeğime acı bu kadar çektirmek gerçekten gerekli miydi? Kafamdaki bu sorular nedeniyle bu kitapta Emma'ya karşı ilk kitaba göre daha mesafeli duygulara sahiptim. Fakat yine de Emma'nın Cassandra'nın yazdığı seriler arasındaki kadın baş karakterlerden en sevdiğim olduğunu söyleyebilirim. Hazırcevap tavırları ve esprili kişiliği bu seriyi eğlenceli yapan en büyük özelliklerden birisi. Ayrıca kendisi gerçekten çok cesur bir karakter, tüm bu özellikler de onu sevmemeyi imkansız hale getiriyor.

Mark'ın bu kitapta Gölge Avcısı yanını yeniden canlandırması hoşuma giden yönlerdendi. Biliyorsunuz, ilk kitapta kafası çok karışık ve ne yapacağına asla karar veremeyen bir Mark okumuştuk. Yıllarca kaldığı Wild Hunt'a dönme isteğiyle ailesine duyduğu özlem arasında çokça bocalayan Mark bu kitapta ayakları yere çok daha sağlam basan ve kararlı bir kişiliğe büründü ve onun yaşadığı bu değişimi çok sevdim. Cristina ise bu kitapta da yine bildiğimiz gibi yani bir iyilik meleğiydi. Ben bu kızı gerçekten çok seviyorum. Emma ile olan arkadaşlığını ve Mark ile olan ilişkisini okumak bana gerçekten bu kitap boyunca çok büyük keyif verdi. Kendisinin Gölge Avcısı kitapları içindeki en iyi karakter olduğunu düşünüyor ve buradan ona sevgilerimi yolluyorum.

Bu kitapta Blackthorn ailesinin diğer üyelerini de daha çok tanıma şansı yakalıyoruz. Ty, Livvy ve Dru'nun karakterlerini ilk kitaba kıyasla daha yakından görmek benim için oldukça sevindirici bir olaydı. Benim de bir ikiz erkek kardeşim olduğu için özellikle Ty ve Livvy arasındaki ilişkiyi okumak beni çok mutlu etti. Cassandra'nın karakter yaratmadaki başarısından bahsetmiştim. Bu başarısı biraz da farklı tip karakterleri serilerine dahil etmesinden geliyor bence. Örneğin Ty otizmli bir birey ve bu müthiş bir Gölge Avcısı olmasına engel değil. Cassie onun gözünden yaşananları bize anlatarak hem okuyucularının farkındalık kazanmasını sağlıyor hem de karakter skalasına harika birisini katmayı başarıyor. Ty'ın düşünme tarzına, olayları çözümlemesine ve dosdoğru bir karakter olmasına bayılıyorum ve ikiz kardeşi ile kurduğu takım ilişkisine de hayranım. Livvy'nin ise yine Emma gibi esprili bir kişiliğe sahip olması, olaylara tıpkı kardeşi Ty gibi farklı perspektiflerden bakması çok hoşuma gidiyor. Bu kitapta da Dru'nun Ty ve Livvy ikilisinden daha geri planda kaldığını görüyoruz maalesef ki. Yine de ilk kitaba kıyasla onu daha fazla görmüş olmak beni sevindirdi ve okuduğum kadarıyla tanıdığım o cesur ve kendinden emin Dru'yu da çok sevdim.

Bu kitapta Geceyarısı Leydisi'nin sonlarına doğru seriye dahil olan bir karakter de fazlasıyla yer kaplıyor; Kit Rook ya da nam-ı diğer Christopher Herondale. Kayıp Herondale olarak yıllardır aranan ve birden bir Shadow Market sahibi olan babası Johnny Rook sayesinde aşina olsa da yine de çok çok yabancısı olduğu Gölge Avcısı dünyasına dahil olan Kit'in yerini bulma çabasını okuyoruz bu kitapta. Blackthorn'ların yanında yaşadığı süreçte özellikle Ty ve Livvy ile yakın bir bağ kuruyor ve bu sayede Gölge Avcısı dünyasında maceralara atılıyor. Bu maceraların büyük bir kısmı aslında yapmaması gereken şeyler tabii ki fakat bir Blackthorn'un ne zaman kurallara uyduğu görülmüş ki? :D Ty ve Livvy'nin peşine takılan Kit de kuralları yıkıyor ve bizi hiiç şaşırtmıyor çünkü, hadi ama arkadaşlar kendisi bir Herondale! Will ve Jace'den fazlasıyla biliyoruz ki onlar da kural yıkmak konusunda Blackthorn'lardan aşağı kalır değiller :D Bu haşarı çocuğu okumayı gerçekten çok sevdim, mizah yeteneğinin genetik olduğunun bir kanıtı olarak Will ve Jace'den devraldığı espritüellik bayrağını hakkıyla taşıyor. Özellikle Ty ile kurduğu ilişkiye BA-YIL-DIM. İkisini çok çok çok fena shipliyorum ve etrafta alnıma #KITTY yazarak dolaşmak istiyorum.

Gölgelerin Lordu'nda daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz bir başka karakter de Diana Wrayburn. Kendisinin ne kadar güçlü bir karakter olduğunu anlıyoruz bu kitapta. Los Angeles Enstitüsü'nün başına geçmek istese de bunu neden yapamayacağını da öğreniyoruz. Şahsen bu sebep beni çok çok şaşırttı çünkü hiç beklemediğim bir şeydi. Cassie'nin bizlere yaptığı sürprizlerden birisi daha... Ayrıca Diana ve Gwyn arasındaki ilişkinin tatlılığı nedir öyle! İkisini okumak beni o kadar eğlendirdi ki... Bu ikili üzerine bir novella yazmanı bekliyorum Cassandra çünkü bunu hak ediyorlar.

Kitaptan puan kırmama neden olan bir başka sebebe değinmek istiyorum, hatta puan kırmamın en büyük sebebi bu; Cassandra'nın MUTLAKA her kitabına dahil ettiği aşk üçgeni mevzusu. Cassie'cim, canım, artık 2008 yılında yaşamıyoruz. Twilight serisiyle yükselişe geçen aşk üçgeni romanlarının devri artık bitti, inan buna. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben gerçekten artık türü ne olursa olsun hiçbir kitapta aşk üçgeni/ dörtgeni/ beşgeni okumak istemiyorum. Cassie'de sanırım kitaplarına aşk üçgeni sıkıştırmasa ölecek sendromu var, her kitabında oldukça yer kaplayan bir konu olarak bunu kullanmasının nedeni başka bir şey olamaz çünkü. Aşk üçgeninin kim olduğunu olay örgüsüne çok büyük etkisi olduğunu düşünmesem de spoiler ibaresiyle belirteceğim, okumak isterseniz okuyabilirsiniz sizler de.
SPOILER: 
Başından beri Kieran'ı sevmiyor ve Mark'la da shiplemiyordum. Şimdi bir de çocuğa gül gibi kızımız olan Cristina'yı kaptırıyoruz iyi mi. Bu kitapta Kieran'a biraz daha ısınmış olsam da ben Geceyarısı Leydisi'nden beri bir Marktina destekleyicisiyim ve Kierktina denilen saçma sapan ilişki ağı beni kitap boyunca çok rahatsız etti.
SPOILER BİTTİ

Cehennem Makineleri serisindeki aşk üçgeninin en azından bir mantığı vardı. Jem ve Will iki ayrı insan olarak aynı kişiye aşık olabilirler ve bu normal bir şey olarak da görülebilir. İkisi parabatai olduğu için ve birbirlerini çok önemsedikleri için Tessa'dan vazgeçebilirler de birbirleri için, bunu da anlıyorum. O seride sorun Tessa'nın ikisine birden aşık olduğunu iddia etmesindeydi yani sorun sadece Tessa'daydı. Tessa'nın bu ikisine de aşık olma olayı benim Cehennem Makineleri'nde en sevmediğim unsurdu. Bu aşk üçgeninde ise Cehennem Makineleri serisindeki durum boyut değiştirerek daha da sıkıcı bir hal aldı -en azından benim açımdan öyle- ve kitaptan kopmama neden oldu. Bu nedenle de Gölgelerin Lordu benden tam puan alamadı.

Sonuç olarak Gölgelerin Lordu çoğunlukla olay örgüsüyle, ters köşeleriyle ve karakter gelişimleriyle etkileyici bir kitap olsa da benim için Geceyarısı Leydisi'nin seviyesine erişemedi. Genel olarak serilerde ikinci kitaplar geçiş kitabı niteliğinde olduğundan ilk kitabın temposunu yakalayamama sorunu yaşarlar, Gölgelerin Lordu da benim için bu problemden muzdarip bir kitaptı. Yine de okurken çokça duygu değişimi yaşadığım bir kitap olduğundan ve karakterleri de çok çok sevdiğimden (çünkü Cassie karakterlerin duygu geçişlerini okuyucuya aktarmakta gerçekten çok başarılı) fazla da puan kırmaya gönlüm razı gelmedi. Umarım sizler de bu kitabı beğenirsiniz yahut beğenmişsinizdir.

Son olarak kitap yorumumu kitaptan sevdiğim birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum, herkese sevgiler.

Emma, everyone's afraid of something. We fear things because we value them. We fear losing people because we love them. We fear dying because we value being alive. Don't you wish you didn't fear anything. All that would mean is that you didn't feel anything.

The world isn't the way you want it to be. It's the way it is.

I think you cannot root out love entirely. I think where there has been love, there will always be embers, as the remains of a bonfire outlast flame.



20 Kasım 2016 Pazar

Fantastik Canavarlar Nelerdir,Nerede Bulunurlar? - Film Yorumu


Herkese merhabalaar! Blogumda yazı yayınlamamın üstünden uzuun bir süre geçtiğinin farkındayım fakat cidden okumaya hiç vaktim olmadığından bloga koyacak hiç yazım da olmuyor. Dolayısıyla blog boş kalıyor. Hazır dün Fantastic Beasts'e gitmişken bugün bloga film hakkında yorumumu gireyim ki blog da biraz canlansın diye düşündüm. O zaman başlıyoruum!

Küçük,büyük fark etmeksizin tüm Potterheadlerin aşırı heyecanla beklediği Fantastic Beasts nihayet 18 Kasım'da vizyona girdi. Genelde çok uzun süredir heyecanla beklediğim filmlere ilk çıktığı gün giderim ancak malum,sınav senem olduğundan anca ikinci gün gitme fırsatı yakaladım. Dershaneden çıkıp koştura koştura filme yetişmeye çalıştım ve doğru söylemek gerekirse yolda birazcık helak oldum,İstanbul trafiği sağolsun.Naz,peki çektiğin zorluklara değdi mi diye sorarsanız cevabım şu;EVVEEET!

Mic movies film harry potter trailerCumartesi yoğunluğundan bilet bulamam korkusuyla biletimi bir gün önceden online olarak satın almıştım ve sinemaya varır varmaz içeri girip filmin başlama saatini beklemeye koyuldum.Salona girişler başladığında ise heyecandan ve mutluluktan parendeler atmak üzereydim. Sinema reklamlarının bitmesini nasıl bekledim hiçbir fikrim yok ancak en başta o Warner Bros. logosu çıkınca kendimi kaybettim resmen.Üstüne bir de Hedwig's Theme çalınca sinemada resmen tepinmeye ve "hihihihihhii" tarzında sesler çıkarmaya başladım.Çevremdekiler biraz tuhaf bulsa da çok da şaşırmadılar sanırım çünkü benim gibi davranan çok heyecanlı bir sürü kişi vardı salonda.

Gelelim film hakkındaki düşüncelerime. Çoğunluk bir HP beklentisiyle gitmiş filme ancak ben bu filmin HP dünyasından farklı olduğunu ve bize yeni bir dönemi-karakterleri anlatacağının bilinciyle gittim.Dolayısıyla bir HP beklemediğimden çoğunluğun aksine hayal kırıklığına uğramadım. Aksine bir serinin başlangıç filmi olarak bakınca da oldukça başarılı buldum filmi. Ayrıca film beklediğimden daha çok HP ile bağlantılıydı,zaman zaman HP'den bildiğimiz kişilere,olaylara ve sembollere (anladınız siz onu ;)) ) gönderme yapılması beni çok mutlu etti.

MTV Movie Awards fantastic beasts movie awards 2016 mtv movie awards 2016Elbet olumsuz yönleri de vardı filmin.Senaryonun bazı yerlerinde kafama takılan sorulara cevap alamadım ve bazı yerlerde kopukluklar vardı.Bir başka olumsuzluk da karakterleri derinlemesine tanıyamamış olmamızdı.Ayrıca olaylar bence biraz hızlı ve klişe şekilde bağlanmıştı ancak her şeye rağmen filmi cidden çok beğendim.Sanırım bunun nedeni 5 senenin ardından HP dünyası ile ilgili bir filmi sinemada izlememdi.

Okuduğuma göre senaryoyu tamamen J.K. Rowling yazmış,dolayısıyla senaryo yazımında acemi olan birinden beklenebilecek sıkıntılar bunlar. Çünkü biliyorsunuz HP filmlerinin senaryosunu Rowling yazmıyordu. O yüzden Rowling annemizin bu hatalarını görmezden gelebiliyorum sonuçta kadın bize bu büyülü evreni verdi yahu.

trailer fantastic beasts and where to find them
Filmin HP filmlerinin geçtiği Londra'dan başka bir mekanda,yani New York'ta geçmesi beni mutlu etti. Büyücülerin yaşadığı yeni bir şehri,ülkeyi ve o şehrin büyücülerini tanımak bence hoştu. Bu tanıdığın büyücüleri sevdin mi derseniz,hayır sevmedim. MACUSA denilen Sihir Bakanlığı'nın mugglelara,pardon Amerikalıların deyimiyle no-majlara (muggle her türlü döver -_-) karşı çok sert yasaları var.Büyücüler sihir dışılarla evlenemiyor,hatta konuşamıyorlar bile.Sert yasakları olan bu bakanlığı sevmedim ancak yine de yeni bir büyücü ortamı tanımak hoştu. Ayrıca dönemin New York'u bence çok hoş yansıtılmıştı. Dönemi yansıtan bir başka unsur olan kıyafetlere bayıldım! Özellikle de Newt'un kıyafetleri muhteşemdi,Eddie Redmayne'e çok yakışmışlar ^_^


The Niffler :D 
Filmin ana unsuru olan Fantastik Canavarlar'a gelelim şimdi de. Newt'un bavulunun haylaz misafirlerine bayıldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Favorilerim The Niffler ve Thunderbird oldu. Özellikle The Niffler yaramazlığıyla,sevimliliğiyle beni kendine aşık etti diyebilirim! Onun olduğu sahnelerde salonca güldük ve çok eğlendik :D 

Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim ki Newt'un bavulun içinde yarattığı yaşam alanlarına bayıldım! O sahnede aynı Jacob gibi büyülendim ve ağzım açık şekilde izledim. Muhteşemdi ya! 


Gelelim karakterlere.Newt bence muhteşemdi.Hakkında ne desem tam olarak bilemiyorum gerçekten ama ciddi anlamda o şapşallığına,hareketlerine aşık oldum sanırım. Dünden beri Newt Scamander diye sayıklayarak fangirllük yapıyorum kendisine. Eddie Redmayne rolünü muhteşem oynamış! Daha iyi bir Newt düşünülemezdi kesinlikle. 
Soldan sağa,Tina Goldstein rolünde Katherine Waterston,Jacob Kowalski rolünde Dan Fogler, anneciğimiz J.K. Rowling, Queenie Goldstein rolünde Alison Sudol ve son olarak Newt Scamander'ımız Eddie Redmayne.
Newt'un karşılaştığı ve maceraya birdenbire dahil olan no-maj olan Jacob Kowalski'ye gelelim. Jacob zaten şapşalın önde gideni ve kendisinin büyüye verdiği tepkiler tam anlamıyla beni yansıtıyor! Dolayısıyla onu sevmemem mümkün değil tabii ki. Tina ve Queenie de iyi karakterlerdi. Maalesef tam olarak yansıtılmadıkları için şimdilik haklarında çok yorum yapamasam da ikisini de sevdiğimi söyleyebilirim.

Filme dahil olduğunu son haftalarda öğrendiğim Ezra Miller'a gelelim şimdi de. Oyunculuğuyla ilgili 1 sayfa yazı yazabilirim ancak sizi sıkmamak için bunu birkaç cümleye indirgeyeceğim. Kendisi bizim yeni tatlı Flash'ımız olmakla birlikte FB'de oynadığı Credence rolünü de muhteşem bir biçimde üstlenmiş. Çocuk girdiği her rolün altından ustalıkla kalkıyor. Credence'ın o utangaç,ezik,mahçup tavırları kalbimi yaraladı resmen,muhteşem bir iş çıkarmıştı kesinlikle!

Kısa süreliğine olsa da gördüğümüz Johnny Depp'den de biraz bahsetmek istiyorum. Kendisi son günlerde açıklandığı üzere Grindelwald rolünü oynayacak seride. Evet Johnny Depp'i hepimiz seviyoruz ve filmde kendisinden beklendiği üzere harika bir iş çıkarmış ancak bence Depp yerine daha genç bir aktör bulunabilirdi Grindelwald için.Ama yine de Depp'i ekranlarda izleyecek olmak da heyecan verici tabii ki.

Filmin en beğendiğin kısmı neydi derseniz görsel efektler derim.Senaryoda olan eksikleri görsel efektler fazlasıyla kapatıyor. Bir de bu efektleri 3D olarak izlemek muhteşem bir zevk veriyor insana.

Kısacası film eksikleri olmasına rağmen bence muhteşemdi.Koyu Potterheadler elbet beğenecektir filmi ancak yine de şunu söylemek istiyorum,yeni bir HP filmi gibi düşünüp gitmeyin filme. Bu farklı bir dünyayı anlatan bir film,bunu göz önünde bulundurarak izlerseniz filmden oldukça zevk alacaksınız. 

Son olarak,filmin soundtracklerini The Hunger Games'ten tanıdığımız James Newton Howard yapmış ve kesinlikle muhteşem iş çıkarmış! Aşağıya dinlemeniz için Spotify linkini bırakıyorum ^_^